14.07.2018

Modern Klasikler: A Few Good Men

Konuk yazar: Yavuz ABUT

Birkaç İyi Adam

Salon filmlerinin güzel örneklerinden biri olarak ortalamanın üstünde olmayı başarabilen A Few Good Men (Birkaç İyi Adam) Rob Reiner’in filmografisinde özgün bir yere sahip ve bilinen iyi filmlerinden biri. Misery, Stand By Me, When Harry Met Sally gibi diğer önemli ve popüler işleri bir kenara bırakırsak, Reiner’ın genelde romantik komedi veya pop-corn tarzında B sınıfı filmler çalıştığını görüyoruz.

Birkaç İyi Adam, Guantanamo Körfezi’ndeki iki askerin, gece yarısında bir askere saldırması sonucunda ölümle sonuçlanan bir cinayeti merkeze alan askeri bir duruşmayı konu ediniyor.

Emir komuta zincirinde üstünden aldığı bir emri uygulamak zorunda kalan bir asker, eylem sonrasında ortaya çıkan suçlardan sorumlu tutulabilir mi?

Bir asker otorite sağlamak adına kendi kurallarını uygulayabilir mi?

Uygulanan bu otorite, sivillerin hayatta kalmasını sağladığı müddetçe geçerli midir?

Her şey bir kenara, sınırın hemen ötesindeki hedefe yakalanmadan düşmanlarıyla aynı saatte kahvaltı yapmak zorunda kalan bir birlik için evrensel hukuk işletilebilir mi?

Sivil ile asker, saha ile masa başı, Harvard ile Vietnam çatışması yüzyıllar boyunca süregelen bir tartışma olmuştur ve filmlerde sıklıkla karşımıza çıkar…

Bir tören mangasının eksantrik silah hareketleriyle açılıyor film ve bu güzel koreografi yönetmenin bu ikilemlerin ilerleyen kısımlarında hangi tarafta duracağını haberdar ediyor. Doksanlara damgasını vuran Demi Moore (Yüzbaşı Joanne Galloway), İçişleri Bakanlığı adına çalışan bir avukat ve bu davaya aşırı bir ilgisi var: Vicdan sahibi olmayan komutanlar tarafından şiddetli ve aşırı bir eğitim yöntemi olduğuna inandığı “Kırmızı Kod” uygulamasının halen icra edildiğine ikna olmuş durumda… Militarist cephede ise Jack Nicholson, Albay Jessep’e her zamanki tekinsiz rollerinden birini ve Tom Cruise‘a da (Teğmen Kaffee) hararetin yükseldiği bir anda filmler tarihinin en meşhur ayarlarından birini veriyor:

“could not handle the truth!”

Filmin verilen bu “tirad”ı hedefe koyan, mutlak merkeziyetçi bir söylem geliştirdiğini iddia edersek çok az yanılmış oluruz. Cinayet mevzusu, askeri ceza davası duruşması salonunda birkaç bölümden oluşan ilginç ve okkalı tiyatral pasajlar içermekte… Aslında mahkeme salonunu ilgilendiren sayısız kurgu için (12 Kızgın Adam, Bülbülü Öldürmek, İlk Korku) durum çok da farklı değildir ve bu vurgulu üslup çoğunlukla dramayı daha steril hale getirmek için kullanılır. Bu anlamda Kevin Bacon ve Cruise arasındaki paslaşmaların seyirciyi ayık tutmayı başardığını söyleyebiliriz.

Cezai müeyyidelerde, savunma ile kovuşturma arasındaki pazarlık defakto olarak duruşmalarda var olan bir süreçtir… Film bu olayı pas geçmekte, büyük oranda duruşmayı merkezine almakta ve muhtemelen devam etmekte olan diğer fraksiyonlar dışarıda bırakılmaktadır: Öyküye çatışma eklemek için gerekli olan paralel kurgular (Cruise-Moore ilişkişi, Teğmen Kaffee’nin çocukluğu) da bir şekilde bypass edilmiştir.

Konuşmayı reddeden sanıklar için masum oldukları ihtimali ortaya çıktıktan sonra bütün pazarlıklar rafa kaldırılıyor ve bizler de yönetmenin tek konsantrasyonu olan Nicholson’ın çapraz sorgusunu beklemeye başlıyoruz. Nasıl oluyorsa oluyor ve ne zaman izlense bir şekilde bu patlama anı sabırsızlıkla bekleniliyor. Ve nihayet “Onurlu insanların apolete ihtiyacı yoktur” diyerek ışıkları kapatıyoruz.