03.02.2024

Pera Sohbet: Cüneyt Karakuş

Eflatun Filminin Yönetmeni Cüneyt Karakuş ile Filme Dair

Çok yakında sinemalarda vizyona girecek olan “Eflatun” filminin şiirsel yolculuğu üzerine yönetmen Cüneyt Karakuş ile çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Öncelikle sizden filmin hikâyesini dinlemek isteriz. Nasıl doğdu Eflatun ve neden böyle bir hikâye ulaştırmak istediniz seyirciye?

Hiç kimsenin tekelinde olmayan şey nedir diye sorsalar vereceğim yanıt duygu olurdu sanırım. Korku, keder, huzur, aşk, kıskançlık, sayamayacağım kadar çok olsalar da temelde hepsi duygu… Bir senaryo yazarken peşine düştüğüm ilk şey de duygudur. Filmi izlerken ve izledikten sonra içimizde de devam edecek olan o duygu. Eflâtun’u yazmaya başladığım ilk günden filmin bitimine kadar takip ettiğim şey, sesini işittiğimiz birisine âşık olabilir miyiz duygusuydu. Bu duyguyu taşıyacak ana karakterimi seyirciye ulaştırmak istedim diyebilirim.

İrem Helvacıoğlu ve Kerem Bürsin ile çalıştınız. Yolculuğunuz nasıl başladı, nasıl bir hazırlık süreci oldu ve süreçte hikâyeyi beraber inşaa etmenin ne gibi sürprizleri oldu?

Cast direktörümüz Selim (Bahar) ile yaptığımız ilk toplantıda farklı bir cast istediğimi söylemiştim. Diğer taraftan görme engelli bir kadının gözlerinin sanki karşısındakinin en gizli duygularını görebilecek yapıda bir hisse; sesine âşık olduğu Oflaz karakterini canlandıracak oyuncunun ise ses renginin çok keyifli bir tınıya sahip olmasını istiyordum. Selim, Türkiye’nin en başarılı cast direktörlerinden birisi ve bana gerçekten istediğim hem iki ana karakterimi hem de öykü ağını kuran diğer değerli oyuncularımı buldu.

Eflâtun ve Oflaz’a dönecek olursam; onları canlandıracak olan İrem ve Kerem senaryoyu okur okumaz filmde yer almak istediler. Programlarımız da uyuşunca geriye bir an evvel provalara başlamak kaldı. İrem’in görme engelli bir aile dostuna sahip olması enteresan bir tesadüftü. Benim yıllar boyu engellilik üzerine yaptığım çalışmalar, Eflâtun karakterini yazarken ne denli işimi kolaylaştırdıysa İrem’in Eflâtun’u ete kemiğe büründürmesi için de bu aile dostunun varlığı ve çok iyi bir oyuncu olması tam da istediğim karakterin ortaya çıkmasını sağladı. Diğer taraftan Kerem’in ses rengini her zaman çok etkileyici bulmuşumdur. Bu ses renginin ahengi Eflâtun’un onu görmeden sesine âşık olması durumunu gerçek hale getirdi. Ön hazırlıkta İrem’in görme duygusunu engellemek için taktığı lensler ve ara ara bir görme engelli gibi yaşaması; Kerem’in oyunculuk dışında senaryoyu içselleştirme yeteneği beni epey rahatlatmıştı. Hatta ön hazırlık sırasında kendi çocukluğumdan bir hatırayı Oflaz karakterini inşa ederken Kerem’e anlatmıştım. Bunun üzerine Kerem bu anının filme dahil edilmesini çok istemişti. Ben de sete çıkmadan birkaç gün önce sahneyi yazıp filme eklemiştim. Çekmekten ve izlemekten benim de mutlu olduğum bu sahne seyircilerde de karşılığını buldu ve filmin çok beğenilen sahnelerinden birisi oldu. Fakat hangi sahne olduğu şimdilik bir sır olarak kalsın.

“Şiir Gibi” Bir Film

Filmi ilk izlediğimde “Şiir gibi bir film” diye hissetmiştim. Çekimler, anlatım, görseller baştan sona bir şiirin hayat bulmuş halini izliyorum hissi uyandırmıştı, böyle bir amaçla mı çıkıldı yola yoksa sonuç kendiliğinden mi böyle oldu?

Böyle bir duygunun peşinden gittiğimi söyleyebilirim. Zira kendime aldığım yönetmen notları arasında “şiir gibi bir film yap” da vardı. Belki bir gün “Eflâtun’un Yolculuğu” adında bir kitap yazarsam o notu da bulup kitaba eklemek isterim. Şiir duygusuna tekrar dönecek olursam, ‘şiir’in çok kolay icra edilir gibi göründüğünü ancak damıtılmadan yapıldığında eksiklik ya da fazlalık duygusu verdiğini düşünürüm. Bir filmin dili, izleyende bıraktığı iz ve duygu nasıl şiir gibi olabilir, şiir gibi olması için neleri yapmak ya da neleri yapmamak gerekir? Bulduğum yanıt sanırım dinginlikti. Bir haikudan aldığımız duygu, belki bir Sait Faik öyküsünün bizde bıraktığı anlam… Bunu inşa edebilmek için nostalji duygusunu öne çıkarmayı tercih ettim. Film iki binli yılların başında geçmesine rağmen daha eski zamanların davranış ve konuşma biçimlerinin izini takip ettiriyor bize. Bu duyguyu destekleyen mekânlar, renk ve sesin kullanım biçimi, mekândan bağımsız olmak istediğim zamanlarda siyaha düşen, yer yer mekânla bağını koparmadan inşa ettiğimiz animasyon planları… Tüm bunlar aceleye getirmeden, sindirerek, bir bakıma kendini tamamlama duygusunun peşinden gitmemle ortaya çıktı diye düşünüyorum. Fakat tüm bunları iyi oyunculuklarla taçlandırmamız gerekiyordu. İrem’in canlandırdığı karakter rahatlıkla tiplemeye kaçabilecek bir karakter. Fakat o kadar iyi oynadı ki, Japonya’daki gösterimlerde birçok izleyici İrem’in gerçek bir görme engelli olduğunu zannetti. Diğer taraftan Kerem’in canlandırdığı Oflaz karakteri çektiği fotoğraflardaki sûretlere odaklanan, aslında içine kapanık bir karakter. Çok dengeli oynanması gereken bir roldü. Kerem bu dengeyi çok iyi kurdu ve rolün altından büyük bir ustalıkla kalktı. Seyircilerin filmi bu kadar sevmesindeki en büyük etmenin senaryonun temelinde yatan öykünün ve karakterlerin inandırıcılığından kaynaklandığını düşünüyorum.

“Sarı Şemsiye” hikâyede çok önemli. Çok fazla spoiler vermeden açıklayabilirseniz sormak isterim, neden sarı?

Sarı şemsiye Oflaz ile Eflâtun arasında bir bağ, bir köprü bir bakıma. Diğer taraftan şemsiyeler form olarak çok estetik eşyalar. Bu form bence anlamsal olarak koruyucu, kapsayıcı, dış dünya ile iç dünyanın birbirine karışmasını engelleyen bir mana barındırıyor. Sarı ise sonbaharı, hüznü, bekleyişi simgeliyor ve tabi aşkı…

 

Şiirsel Görsellik

Filmde çok etkileyici animasyonlar kullanılıyor. Bu animasyonları neden tercih ettiniz, filme nasıl bir değer katacağını düşündünüz? Animasyonların yaratıcısından da bahsedebilir miyiz?

Ben görme engellilerin görebildiğine inananlardanım. Görme biçimlerinin bizim gibi olmaması görmedikleri anlamına gelmez. Bu nedenle senaryonun ilk yazımından itibaren görme engelli birisinin nasıl göreceği üzerine mesai harcadım. Kimi zaman evde sadece kulaklarımla duyarak kimi zaman duvarlara, eşyalara dokunarak ve hayal ederek bunu anlamaya çabaladım. Ulaştığım nokta sesler ve dokunma hissinin görüntüye aktarılması gerektiği idi. Bir duvara dokunurcasına dokunabileceğimiz, sesin yoğunluğuna göre artıp azalan görsel yoğunlukta hayal sahneleri istedim. Dokundukça beliren bir yüz, titreyen hareketli resimler ya da duvarda belirip kanat çırpan bir Tuğrul Kuşu… Hepsinin bir tuval ile duvar yüzeyi arasında bir duyguya sahip olması… Bunun için de animasyon biçiminin yağlı boya etkisinde olmasına kanaat getirdim. Neyse ki tüm bu cefaya katlanacak birisi vardı yanımda. Burada özellikle bahsetmem gereken kişi Yağmur (Kartal). Zira senaryoda yazdığımı Yağmur’dan almak için onu epey yordum ve o da aylar süren bir çalışmaya imza atmış oldu. Yağmur, istediğim görme biçimini yağlı boya etkisi verecek şekilde kare kare boyama tekniğini kullanarak yaptı. Pek tabi filmde animasyon sahneleri dışında özel efektlerin kullanıldığı birçok sahne de var. Bunu yaparken yaklaşık on kişilik bir efekt ekibi ile çalıştık. Yağmur ve Hüseyin’in (Çay) süpervizörlüğü ile mevsim geçişi, koridor sahnesi ve daha birçok zorlu efektif sahnenin üstesinden geldik. Bilhassa tek plan içinde değişen mevsim geçişi sahnesinde Hüseyin’in emeği inanılmaz boyuttaydı. Ortaya çıkan sahnenin yetkin ve pürüzsüz olması benim için çok önemliydi. Bunu başardığımızı düşünüyorum. Animasyon ve efektlerden bahsetmişken şunu da ekleyeyim: Eflâtun’un Japonya gösteriminde seyirciler animasyon sahnelerindeki yaratıcılığa hayran kaldıklarını belirttiler. Bu övgüyü Japonya gibi animasyonun anavatanlarından birisinde duymak bizi çok mutlu etti.

Hedef Erişilebilir Bir Film Olmak

Filmi geniş kitlelere ulaştırabilmek sizin için çok önemli biliyorum. Filmin erişilebilir olması çok kıymetli hele ki görme engelli bir kadının hikâyesini anlatıyorken… Bunun adına ne gibi adımlar atıyor ve filmi nasıl herkese erişilebilir kılmayı planlıyorsunuz?

Kesinlikle öyle. Görme engelli bir insanın yaşam biçimini, hem herhangi bir fiziksel ya da ruhsal engeli olmayan insanlara hem de başta görme engeli olmak üzere tüm engelli bireylere ulaştırmak gibi bir amacım var. Filmi ülkenin dört bir yanına, sinemada film izleme imkânı olmayan ya da erişimi zor olan engelli bireylere gerek davetler gerek kendi girişimlerimiz ile ulaştırma planımız var. Senaryoyu yazmaya başladığım günden bu yana asli amaçlarımdan birisi buydu. Bu sebeple filmin işitme engelliler için Türkçe altyazılı versiyonu hazırlandı, görme engelliler için de betimlemeli versiyonu hazırlanacak. Engellilik üzerine daha önce yaptığım birtakım sanatsal çalışmalar sırasında şunu fark ettim. Ülkemizin daha fazla engelli dostu olması için biz sinemacılar olarak daha fazla çaba sarf etmeliyiz. Söylediğim üzere bunun için kültürel ve sosyal etkinliklerle on binlerce engelli sinema izleyicisine, hatta belki de hayatında hiç sinema perdesinde film izlememiş görme engelli bireylere ulaşacağımızı umut ediyorum.

Filmin festival yolculuğundan biraz bahsetmek ister misiniz?

Eflâtun’un tamamlanma süreci pandemiye denk geldi. Birçok festival yapılmadı, ertelendi ya da online olarak gerçekleşti. Filmimizin online festivallerde yer almasını istemediğimiz için daha seçici davrandık ve fiziksel olarak yapılan festivallere katılım sağlamayı tercih ettik. Eflâtun, Türkiye’de ve yurtdışında önemli festivallerde gösterildi, özel davetler ve ödüller aldı. Bu ödüller arasında özellikle seyirci özel ödülü almamız bizim için çok mutluluk vericiydi.