10.05.2017
The Handmaid’s Tale: En Acımasız Distopya
Margaret Atwood Kitap Uyarlaması
The Handmaid’s Tale, yayınlandığı 1985 yılından beri tüm dünyada artık okul müfredatana da girmiş, kadın haklarının insan hakları olduğu anlatan, distopik bir hikâye. Kanadalı yazar Margaret Atwood ‘un aynı isimli romanından uyarlanan dizi, 10 bölüm halinde Hulu tarafından yayınlanıyor.
Güç İçimizde Değil
The Handmaid’s Tale geleceği tasvir eden distopik bir hikâyenin üzerine kurulu. Kitap ile tv dizisi arasındaki paralellik özellikle “rejim” değişikliğinin anlatıldığı sahneler çok çarpıcı. Köktendinci yeni rejim o kadar sert ve o kadar kadına karşı ki, karşımızda kadınların banka hesaplarına sahip olamadıkları, çalışamadıkları, kitap okuyamadıkları,hem diktatörlük hem de her türlü kadın haklarına düşman bir senaryo beliriyor.

Dönem olarak kısırlıkların arttığı ve tek tük hamileliklerin gerçekleştiği distopyada, sağlıklı bebek doğurabilen kadınlar çok kıymetli birer “mal”. Aslında kıymetli olan, rahimleri. Zira ruhları, düşünceleri ve özellikle insanlık hakları kimsenin umrunda değil. Adeta damızlık köleler olarak hayatlarını sürdürüyorlar.
Bu damızlık kadınlar, sistemin yüksek rütbeli erkeklerinin evine “doğum makinesi” olarak yerleştiriyor.
Elisabeth Moss’un oynadığı Offred (off- Fred) karakteri dizideki “cariye/damızlık” rolünde ve daha önce doğurduğu sekiz yaşındaki kızı elinden alınıp, Joseph Fiennes ‘ın oynadığı kumandan Fred Waterford”ın evine “yürüyen rahim” olarak yerleştiriliyor. Dizinin “flashback” sahnelerinden “Offred”in eski hayatı hakkında bilgi sahibi oluyoruz.
Kötülüğün Merkezi “Red Center”

Eski ABD yeni Gilead’da kurulan köktendinci rejim, “damızlık” kadınları ilk önce Red Center’da “eğitiyor” sonra da subayların evlerine yerleştiriyor.

Baş Ebe “Aunt Lydia” (Ann Dowd / The Leftovers) , damızlık kadınları yeni sosyal rollerine göre eğitmek ile görevli. Kuralları kabul etmekte zorlananlar ise sert fizikî cezalar alıyorlar.

The Handmaid’s Tale, distopik bir korku hikâyesi. Bir yandan “gerçek değil” diye düşünürken, bir yandan da “buna çok benzer gerçekliği olan ülkeler var” düşüncesi aklımızdan çıkmıyor. Bedensel ve ruhsal özgürlüğün olmadığı bir dünyada yaşamak düşüncesi dehşete kapılmaya neden oluyor.
Dizinin senaristi ve yapımcısı olan Bruce Miller ile yönetmeni olan Reed Morano ikilisi, 30 yıllık bir kitaptan, “kadınlara karşı işlenen savaş suçu” açılı, oldukça politik bir yapım ortaya koyuyorlar.

Dizinin detaylarda gizli mesajları hepimizi ürkütecek kadar çarpıcı. Cariyeler için “damızlık” demiştik; çünkü bu kadınların kulaklarında kırmızı etiketler var. Yeni düzenin sokaklarında sürekli elinde makineli tüfek olan kuvvetler bekliyor, çünkü böyle bir köktendinci faşist düzenin silah gücü olmadan kabul görmesi imkânsız. Kitapta olduğu gibi, dizide de olaylar “Offred” karakteri tarafından anlatılıyor ve kitap ile çok büyük bir farklılık içermiyor. Elisabeth Moss bu karakter için biçilmiş kaftan olduğunu daha ilk sahnelerden hissettiriyor. Bu büyük deliliğin içinde, aklını korumaya çalışan kadın karakter olarak, dizinin en büyük kozu.
Genelde kadınların büyük çoğunluğunun her gün korku içinde yaşadığı modern dünyada, kendisini korkunç bir distopyanın içinde bulmuş kadınların, insan hakları ve ruhî esaretlerini ekrana taşıyan The Handmaid’s Tale, yapım olarak kitabın ağırlığı altında ezilmeyen, aksine onun ile birlikte hikâyeyi omuzlayan bir uyarlama.
Önce kitap olarak okuyup sonra dizi olarak izleyebilir veya direk diziye başlayabilirsiniz. Her halükârda, kendinizi insan ırkının kontrolcü, faşist tüm düzenlerinden nefret ederken bulacaksınız.
