24.08.2022

Yönetmen Koltuğu: Michael Mann

Collateral (2004)

Collateral, Mann’ın hem ‘dijital’ döneminin en iyisi, hem de en son kaliteli işidir demek yanlış olmaz… Erdemli ve gerçekten soyutlanmış bir gece; gerçeğini aratmayacak aksiyon sahneleri ve zarif arabesklerle Tom Cruise, Jamie Foxx ikilisi için bir oyunculuk resitaline dönüşüyor. Ara ara Los Angeles’ın bu ikiliden rol çaldığını söyleyebilir, ışıklar şehrinin hikâyenin ritminden ödün vermeden oynadığı birkaç romantik bölümün olduğunu da rahatlıkla savunabiliriz. Birçok şehirde olduğu gibi LA, zenginlik ve yoksulluğun aşırı uçlarının birbirinin hemen yanında bulunduğu bir mekân… Aynı zamanda sıradan bir sokakta en nefes kesici şehir manzaralarını bulabileceğiniz bir megakent…

Orta düzey bir uyuşturucu karteli, bir iki kötü adam, belki savcı veya senatör Los Angeles’ta haklanacak… Vincent (Cruise), bu beş kişiyi tek bir gecede öldürmek için Los Angeles’a gelir ve kaderin bir tecellisi olarak taksi şoförü Max’in (Foxx) arabasına biner. Suçlamalardaki ayrıntılar, farklı oyuncuların hikâyeye nasıl katıldığı veya nasıl izlendiği, Vincent’in geçmişi tamamıyla göz ardı edilmiştir. Nerden geldiğinizin bir önemi yoktur. Yazar Stuart Beattie’nin hazırladığı kurgu, cinayetin ilk nedenini kanıksadığınız anda sıkı bir heyecanı avucunuza dökmeyi vadediyor. Bununla birlikte büyüleyici bir zihinsel egzersiz olarak yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi nasıl bir üst kimlik yaratacağını ve sonuçların ne kadar farklı olabileceğini merak ediyoruz.

Ustanın Max’in kadraja girdiği ilk anından itibaren, şahsi olarak yalnızlık vurgusuna nasıl yaklaşacağını ve Collateral’in ne kadar çok izolasyon temalı bir film olacağını anlıyorsunuz. Cruise’a yapılan karizmatik zoom-out ve Jason Statham ile yaptığı esrarengiz çanta takasından sonra bir taksi garajına giriyoruz ve ardından garip bir yolculuk başlıyor. Max, yarı zamanlı çalıştığı işinde şoför mahallinde kendisini mutlu addetmektedir ve dış dünyayı inanılmaz derecede kaotik bir yer, bir bulmaca olarak görür. Günde oniki defa en sevdiğim yer dediği Maldiv adalarının bulunduğu bir kartpostala bakarak kendince tatil yapar. Mann’in Thief’de kullandığı kartpostal sanrısı burada da baş gösterir. Mann’in bu gözleme dayalı tarzı karakterlerle sınırlı değildir ve filmin geri kalanında da devam eder; bir apartman binasında gezinen Mann, pencerelerden izole hayatların küçük bakışlarını yakalar; altıgen bir balık tepsisi, tavandan asılı bir elbise rafı… Savcı hanımın kartviziti ile geri dönmesi filmdeki en dramatik anlardan biridir. Mann her zaman böylesine detaylara odaklı bir yönetmen olmuştur ve burada “çıplak şehirde sekiz milyon hikâye” klişesine kadar yaşayan bir dizi ayrıntı sunmakta, romantizm ise daha hafif ve çoğunlukla sadece ima edilmekle kalmaktadır.

Ve Max, Vincent’ı seçtiğinde asıl hikâye başlıyor. Cruise kendi karakterine kamusal kişiliğini katarken en iyi performanslarından birini gösteriyor; delilik yönünü (Magnolia, Top Gun, Tropic Thunder) son santimetrekaresine kadar hayatta tutmayı başarıyor. İyi bir yönetmenin Cruise’un ne kadar kısa olduğunu görmesini sağlayan kuralın icrasından sonra Mann, Vincent’ı tüm eylemlerinde hassas ve ekonomik davranan kompakt bir öldürme makinesine dönüştürüyor. Vincent, kavga etmediği veya çatışmaya girmediği zamanlarda tekinsiz bir filozof gibidir ve herhangi anda bir saniyeden daha kısa bir sürede hayatınızı sonlandırabileceği açıktır. Profesyonelliğin ötesinde, Vincent’a farklı bir “anonimlik” ve “yalnızlık” atfedilmiştir ki, bu yakıştırma film ilerledikçe seyirci gözünde sempati seviyesine ulaşarak club sahnesinde zirve yapar: “Kötüler neden kaybeder ki?” düşünmeden edemezsiniz… Vincent hakkında hiçbir detay yoktur ve yaptığı iş için sadece bir şey söylenebilir: “gereklilik”… Çok sayıda Mann karakteri gibi Vincent’ın profesyonellik ve duyguları da birbiriyle çatışmaktadır ve finale doğru bir arınma yaşayarak gerçek varoluşunu tamamlar…

Los Angeles hareketliliğindeki en belirgin bağlantının Blue Line tren istasyonu ile LAX havalimanı olması… Kasıtlı olarak Heat’te tren istasyonunda başlayıp havalimanında biten ayrışma hissinin burada tersine çevrilmesi… İki çakalın, içerisinde biri iyi diğeri kötü insan olan bir arabayı Shadow of the Sun yardımıyla durdurması ve şehrin asıl sahiplerinin kimin olduğunu gösterme çabası… Vincent ile Neil McCauley benzerliği… Kartpostal detayları…

Vincent’in geçmişi ile Annie ve Max’in ikinci buluşmasının nasıl geçtiğini gerçekten merak ediyorum. Yıllar sonra bu hikâyenin öncesi veya devamı çekilse ne güzel olurdu. Mesela filmin başındaki çanta değişme sahnesinin olduğu yere veya Felix’le olan bağlantıların başladığı mekânlara gidebiliriz…

Elbette ve tabi ki son iki kadraj, Mann’ın bana göre en büyük filmi Heat’e sıkı bir gönderme olarak algılanmalı: