24.08.2022

Yönetmen Koltuğu: Michael Mann

Heat (1995)

Ustanın en iyi filmi için ne kadar az şey söylense o kadar iyi olur ki güvenli tarafta kalınsın… Zira gösterime girdiği günden bu yana birçok şey yazıldı, çizildi… Tüm zamanların en büyük Los Angeles suç destanı olarak lanse edilmesi, yaşayan en büyük iki oyuncunun rol düellosu, nadiren elde edilebilen görsel temalar, yaşam boyu epik ihtişamından hiçbir şey kaybetmemesi, hatta Mann’in bir daha böyle bir film yapabilmesi ihtimalinin olmaması gibi birçok tartışma güncelliğini korumaktadır. Değişmeyen tek şey Heat’in, Rififi’den Godfather’a hatta Scarface’e kadar olan suç türlerinin en iyileri arasında bir başyapıt olarak yerini koruyor olması…

Filmin büyük bir kısmı, Chicago dedektifi Chuck Adamson ile Neil McCauley adındaki bir hırsızın gerçek bir hayatta kalma çatışmasına dayanıyor. Adamson, Theif’de dâhil olmak üzere birçok projede Mann’a danışmanlık yapan bir arkadaşı… Mann’in senaryo danışmanlarının yarısından fazlasının dedektif veya polis kökenli olması, kriminal detaylardaki gerçeklik hissiyatını artırıyor… Örneğin, Adamson’ın, Mann’a McCauley’i yakalamaya yönelik tarifsiz bir takıntısı olduğunu ve şiddet içermeyen koşullar altında nasıl bir araya geldiğini anlatması Heat için bir ilham kaynağı oluyor. Kafede Vincent Hanna ve Neil McCauley arasındaki sahnenin yanı sıra, McCauley’in gerçek hayat hikâyesi filmin önemli bölümlerinde birkaç değişiklikle yansıtılıyor.

Hem Neil hem de Vincent insanlarla günlük olarak etkileşime girseler de yalnızdırlar ve bu Mann sineması için hiçte şaşırtıcı değildir… Aynı şey Mann’ın Los Angeles’taki tasvirinde de geçerli… Los Angeles aşırı nüfuslu bir şehirdir, ancak ironik bir şekilde “dingin ortam” olarak tasvir edilmiştir. Görüntü yönetmeni Dante Spinotti bize daha önce hiçbir filmde görmediğimiz bu harika kentin bir tuvalini (sıklıkla mavi) sunuyor. Mann, izleyiciye trajik yolculuklarında karakterlerin neler hissettiğini enjekte etmek için klasik yöntemlerini başarılı bir şekilde kullanıyor: Boş bir otoyolda yalnız bir araba, sessiz bir gecenin ışıklarından titreşen sokaklar, sonsuz bir okyanusu kuşatan boş bir daire…

Sanırım bitirsem iyi olur…