22.09.2016

23. Adana Film Festivali Günlükleri – 2

adana-film-festivali

Mehmet Salih

Adanalı Güven Beklen’in ilk filmi olan Mehmet Salih, bir nevi memleketine vefa borcunu ödüyor. Son zamanlarda artarak devam eden kadın sorunlarına parmak basmak amacıyla yola çıktığını ifade eden Beklen, sonradan kendi çocukluğunu vs işin içine sokunca kafası iyice karışmış anlaşılan. Zira isminden de anlaşılacağı üzere Mehmet Salih ismindeki çocuğun hayatını mı izliyoruz yoksa Mehmet Salih’in hayatına dâhil olan kadınların mı bulanıklaşıyor. Bu oldukça kafası karışık filmin, bazı oyuncuları gerçekten takdiri hak ederken bazılarıysa ciddi anlamda performansları ile filme kan kaybettiriyorlar. Adana’nın kenar mahalleleri, buralardaki insanların yaşadıkları, kadınların sorunları, yoksulluk vs gibi mevzuların hepsi elbette çok önemli. Böylesine önemli konuları perdeye aktarmaya çalışmak da kuşkusuz iyi niyet göstergesidir. Fakat niyetin iyi olması ne yazık ki bir filmin iyi olması için yeterli bir neden olamıyor.

Ağustos Böcekleri ve Karıncalar

Erhan Tuncer’in Ağustos Böcekleri ve Karıncalar adlı yapımı, örneklerini sinemamızda çokça gördüğümüz bir aile çözümlemesi filmi. Uzun zamandır görüşmeyen, bir vesile için mecburen bir araya gelen aile bireylerinin eteklerindeki taşları bir bir ortaya dökmelerini, ufak farklılıklarla yine izliyoruz. Bu kriterlerde izlediğimiz yerli ve yabancı birçok iyi örnek tabii ki var. Fakat Ağustos Böcekleri ve Karıncalar, ne yazık ki tam olarak iyi örneklerin içerisinde sayabileceğimiz bir film olamıyor. Zira fazlasıyla uzun süresi, hikâyedeki gereksiz dallanıp budaklanmalar, iyi oyunculukların (Bennu Yıldırımlar, Erdem Akakçe) karşısındaki yetersiz performanslar, safra diyaloglar ve daha neler neler filmin yol alışını zorladıkça zorluyor. Ölüm döşeğinde olan babanın evinde buluşan kardeşlerin birbirleriyle ve geçmişleriyle yaşadıkları hesaplaşmaların olduğu film, finale doğru sırtındaki yükü iyice ağırlaştıran, bile bile sırtını kamburlaştıran bir yapım maalesef.

Frantz

Bizleri kendine hasret bırakmadan bir sonraki filmiyle hemencecik karşımızda arzı endam eden François Ozon, yine estetik anlayışı, dili, bakışı, görüşü ile etkilemeyi başarıyor. Ozon bu kez biz seyircileri, yıllar öncesine,  Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine götürüyor. Savaşın, Almanya ile Fransa arasında geçen kısmıyla ilgilenen film, mecburiyetten orduya yazılan bir Alman ve Fransız asker üzerinden yaratığı çatışma ile tek kelimeyle çok etkileyici. Böylesine güçlü bir çatışma üzerine kurulan filmde tüm karakterler oldukça anlamlı ve yerinde. Oyunculuklar, karakterler, sinematografi, senaryo ve kurgu hepsi ama hepsi tek kelimeyle kusursuz. Siyah- beyaz ile renkli görüntüler arasında gidip gelen, bu yaptığıyla bile söyleyeceklerini dillendirmeye devam eden Ozon’un en güzel yaptığı şeylerden biri ise şiiri, müziği, operayı, resmi kısacası sanatı incelikle eserine nakşetmesi olsa gerek.

Tarla

Tarla, esas meselesini, ödenmekte zorlanılan bir borcun varlığı üzerine kurmuş bir film. Daha önceki Eylül ve Özür Dilerim filmleriyle tanınan Cemil Ağacıkoğlu, bana kalırsa filmografisinin en zayıf halkasına imza atmış. Zira yeterince güçlü olmayan bir meseleyle yazılan senaryo Tarla’yı ne yazık ki yarı yolda bırakıyor. Her ne kadar oyunculuklar ya da teknik anlamlarda başarılı bir yapım olsa da, Tarla, seyirciye yaşatması gereken tatmin duygusunu veremiyor. Büyük bir kısmı arabanın içerisinde karşılıklı konuşarak, susarak geçen film, aynı zamanda aile bağlarını, özellikle de iki kardeş arasındaki ilişkiyi yansıtmaya çalışıyor.