10.09.2018

Baharda Hücum: Ford Vadisine Bahar Gelmiş

Tayfun ÇİDEM

Cheyenne Autumn (1964)

Anlatmaya çalışmak adına dil dökmek yerine göstermeyi tercih etmektir sinema. Çünkü biz insanlar, görerek tanırız dünyayı. Ford’un “Baharda Hücum / Cheyenne Autumn (1964)” filmi de diğer filmleri gibi bu temel üzerinde sistematik ve genel, izlediğimiz dünyaları çok geniş bir perspektiften idrak ederek yaşama imkânı sağlayan, doğayı, ışığı, sesleri, toprağı deyim yerindeyse yedire yedire seyirciye sunan bir eser. Kızılderililerin özgürlüğe, özlerine, topraklarına, geçmişlerine olan özlemine dokunan bir armağan.

Dünyada pek az acıklı öykü Kızılderililerinki kadar duyulmuştur. En azından biz Türkler Amerika’dan bahsederken, konuya biraz da eleştirel bakıyorsak; mutlaka Kızılderililere değiniriz. Gerçekten de koskoca bir medeniyeti sözde gelişmiş kültürleri ve hırslarıyla yerinden yurdundan etmişlerdir. Hâlbuki her kültür her şekilde güzeldir.

Bir kültürün aşağılık veya yüce olduğunu neye göre yargılayabiliriz ki. Eğer insanlığa olan faydasına, barışa, doğaya olan saygıya, eşitliğe, adalete bakacak olursak Amerika’ya ilk ayak basanlar zaten yolda kalmışlardır. Bunun örneklerini Afrika’da da görmek mümkün. “Beyaz adam bizim topraklarımıza geldiğinde onun ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız ve inciler vardı. Şimdi bizim elimizde İncil var. Beyaz Adam’ın ellerindeyse bizim topraklarımız.” diyor bir Afrikalı.

Bir film kimi zaman bize gerçek hayatta da ilham olup yol gösterebilir. Bir film bize dik durmayı, mücadeleyi, asaleti öğretebilir. Burada yaşlı şefin saatlerce o çöl sıcağında; üstelik güneşin altında bir sopaya yaslanarak dikilmesi, sonra artık dayanamayarak yere yığıldığında dahi kimseden yardım istememesi saygıyı hak eder ve öğretir.

Deborah Wright karakterinin uzun yollarında yerlilere katılması ve kullandığı at arabasına koştuğu atlardan birinin bir tayı olması daha sonra Şayenlerin açlıktan kırıldığı o uzun yolda tayı kesip yemek istemeleri ve orada kırılma yaşayarak yok olmanın eşiğinden dönmeleri güzel bir ayrıntıdır. Çünkü o genç tay orada özgürlüğü, hedefi, mücadeleyi temsil eder. Kızıl ve beyaz renkleri bir arada taşıması da anlamlıdır. Buna benzer alegorileri Elia Kazan’ın Viva Zapata filminde de görmüştük. İspanyollar ve Portekizler Amerika’ya ilk ayak basan Avrupalı kolonicilerdi. Filmde Şayenlerin arasındaki İspanyol kadın ve Deborah Wright farklı uluslar veya kültürlerden olursanız olun doğrunun yanında yürümenin mümkün olduğuna dair güzel bir mesajdır.

Başta Kızılderililer olmak üzere tüm haksızlığa uğrayanlardan bir özür

Verilen sözlerin tutulmaması ve insanlık dışı politikaların yanlışlığına dönemin Amerika’sında bu denli cesurca verilen bir tepki, John Ford’un ismini sinemaya altın harflerle kazımış olacak ki, pek çok genç sinemacının takip ettiği bir yol halini almıştır Ford. Kamera hareketlerindeki sadelik, seyirciyi izlediği dünya ile baş başa bırakmaktaki ustalığı, Müziği doğru yerde ve doğru zamanda kullanmak, hiçbir şeyde aşırıya kaçmamak. Bakışlara fırsat ve önem vermek… Baharda Hücum sıradan bir direniş öyküsü değildir şüphesiz. Başta Kızılderililer olmak üzere tüm haksızlığa uğrayanlardan bir özürdür.

Her şeyin ötesinde bu başyapıt klasik Amerikan-western sinemasını anlamak için de güzel bir kaynak teşkil eder. Sinemaya gönlünü kaptırmış her seyircinin izledikten sonra ters köşeden dönmüş hissiyatına kapılabileceğini de eklemek gerekir. Kızılderililerin alışık olduğumuz vahşi ve ‘kafa derisi yüzen” tiplemesinin dışına taşan ve tabiri caiz ise yiğide hakkını teslim eden Ford tüm Amerikan Westernleri adına bahsettiğimiz özrünü de bu şekilde sunmuştur.