25.03.2021

Broken Flowers: Gizemli Pembenin Peşinde

“Hayatın anlamı nedir?” sorusu her sözcüğü ayrı bir sorunsal teşkil edebilecek sorulardan bir tanesidir. Bu soruya cevap arayış belki de hayat boyu sürer. Anlam arayışı temelde kişiseldir kısmen kendimize uygun bir anlam belirleme yoluna gideriz. Belirlediğimiz anlamlar bazen bizi tatmin ederken bazen de yetersiz kalır. Şunu düşünmeyiz, hayatın anlamı ya keşfetmememiz gereken bir şeyse peki?

Aslında “hayatın anlamı nedir?” sorusu söylemsel olarak sahte soru özelliğine haizmiş gibi dursa da felsefe bu soruyla ilgilenmeye devam ettiği sürece de sahte soru görünümünde kalmaktan kurtulamayacak gibi görünmektedir. İnsanlar hayatın anlamını bilmelerinin onlara daha iyi bir hayat sürdürecek olmasından emin gibidirler. Aslında hayatın anlamı da ilginç bir biçimde anlamsızlığa yakındır, bu göz ardı edilir. İnsanın kimlik arayışında bunlar önemli sorulardır. Hayatın anlamı bir sorunun çözümü olmayıp aslında hayata tutunma meselesidir.cBu filmde de yaşamının büyük kısmını kısa süreli ilişkilerle geçirmiş ve kendisini “Don Juan” ile özdeşleştirmiş, anlam arayışında olup hayata tutunmaya çalışan Don Johnston’un hikayesine konuk oluyoruz.

Broken Flowers bir yol filmi. Bir gün Don’a pembe renginde isimsiz bir mektup gelir, o mektupta on dokuz yaşında bir oğlu olduğu ve oğlunun babasını bulmak için yola çıktığı yazar. Don Johnston komşusunun da ısrarıyla çocuğun olabileceği dönemdeki sevgililerinden oluşan bir liste yapıp bu gizemi çözmenin peşine düşer. Ludwig Wittgenstein’in da dediği gibi, gizemli olan dünyanın nasıl var olduğu değil, onun var olmasıdır. Filmde de gizemi yaratan unsur çocuğun kimden olduğundan ziyade çocuğun olmasıdır.

Pembe Bir Gizemin Peşinde

Filmi, Adorno’nun o meşhur önermesini sık sık hatırlayarak seyrediyoruz: “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz.” Kendi yalnızlığına çekilmiş olan Don da içinde bulunduğu yanlış yaşamın farkında. Belki de bu yolculuğu yapmasının yegane sebeplerinden birisi buydu. Don’a baktığımızda içinde bulunduğu yaşamdan pek keyif aldığı söylenemez. Bu yüzden “pembe bir gizemin” peşine düşerek hayatının anlamını aramaya çıkıyor. Don sadece çocuğunu aramıyor. Her yol macerasında olduğu gibi Don aradığı şeyi yolun sonunda anlıyor. Yemek ısmarladığı, oğlu sandığı çocukla konuşmasından bunu anlıyoruz. Ne diyordu orada: “Geçmiş geçmiştir. Bunu biliyorum. Gelecek henüz gelmedi. Yaşanan her şey işte şu an yaşanıyor.” diyerek yolculuğunu tamamlıyor.

Filmin başında aldığı mektubun kime ait olduğu sorusuna Jim Jarmusch açık kapı bırakarak yanıt veriyor. Bence o mektup sadece birisine ait değildi. Don’un geçmişindeki herkese aitti. Çünkü Don’un ziyaret ettiği herkeste pembe renginde nesneler vardı. Bu bir tesadüf olmasa gerek. Ayrıca o mektup Don’a, yalnızlığını bir tokat gibi çarpan bir eldi aslında. Don’un bu yolculuğu tamamen oğlunu bulmak için olmadığını, kendisiyle yüzleşmek istediğini ölen eski sevgilisi Michelle’in mezarını ziyaret etmesinden anlıyoruz.

Bellek Şeridinde Yürürken

Filmde Michelle’i göremesek de, dört gizemli kadından kısa kesitler izliyoruz. Don bu kadınları sırayla ziyaret ediyor. Bence bu kadınlar bazı kavramları simgeliyordu, bir de bu kadınların ziyaret edilme sırasıyla hayatın ilerlemesi arasında paralellik vardı. İlk ziyaret ettiği Laura ve onun kızı Lolita’ydı. Lolita bir sahnede çıplaktı, bu çıplaklık çocukluğu; Laura ise lise yıllarını, aşkı ve cinselliği simgeliyordu. İkinci ziyareti olan Dora ise üniversite zamanlarını sunuyordu bizlere. Dora’nın simgelediği kavram ise sadakatti. Bunu, Don’un önceden hediye ettiği kolyeyi hala taşımasından anlıyoruz. Carmen ise meslek hayatının da geçtiği orta yaşların simgesiydi. Kavram olarak ise tutkunun. Carmen’in avukatlık tutkusundan, hayvan tutkusuna geçişini kendi ağzından dinliyoruz. Penny ise yaşlılığı temsil ediyordu. Aynı zaman da öfkeyi de. Zaman ilerledikçe derin yaraların çözümlenemeyeceğini Penny’in attığı o sert tokattan anlıyoruz. Michelle’den önce ise çiçekçi kızın pansuman yapmasını izliyoruz, o da ölmeye yakın bir insana yapılan yardımı simgeliyordu. Son olarak Michelle ise ölümün ta kendisini simgeliyordu. Aslında Don bu gizemli yolculuğunda başından sonuna kadar kendi bellek şeridinde yürüyordu.

Filmin görüntü yönetmenine ve müziklerine ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Çekimler ve müzikler özellikle Don’un eski sevgililerinin evlerine seyahatini epey keyifli hale getiriyor. Bir büyük parantez de Bill Murray‘e açarsak şunu diyebilirim ki bu rol için herhalde başka birisi düşünülemezdi. Karakterin içine girişi, donukluğu ve tepkisizliği bize yansıtış şekli nefisti. Zaten Jim Jarmusch da öyle düşünmüş olsa gerek ki bu filmde Don karakteri için sadece Bill Murray‘i düşünmüş ve filmi adeta onun üzerine inşa etmiş. O da donuk bakışlı, heyecansız bu karakteri ustalıkla canlandırmış. Belki Bill Murray çoğu sahnede durarak oynuyor ama bu filmin akmasına engel olmuyor.

Broken Flowers ismi, en başta film ismi için düşünülen “Dead Flowers”dan bence çok daha isabetli bir seçimmiş gibi görünüyor. Çünkü filmde çiçek gerek düz gerek metaforik anlamda düşünüldüğünde; çiçeğin ölüden ziyade kırılmış, kopmuş olduğu anlaşılmaktadır. Çiçekleri anılara benzetecek olursak, Don kırılan çiçekleri -yani anıları- onarmak için bu yolculuğa çıkıyor. Broken Flowers, Jim Jarmusch filmografisinde önemli bir yer kaplıyor. Bir film düşünün ki; kamerası, anlatımı, başrol oyuncusu, gizemli kadınları, mekanları, müziği, rüya tasvirleri ile yapılan bu gizemli yolculuk damağımızda çok güzel bir tat bırakıyor.