09.06.2017

A Girl Walks Home Alone At Night: Depresif Bir Vampir Filmi

Vampir filmlerinin yeri ve hayran kitlesi son yıllarda epey değişti. Eskiden en iddialı korku filmleri, vampirlerle alakalı olanlardı. Tabii korkutmak için anlatılan eski hikâyeler ve taklitler de cabası. Dracula filmleri ve Nosferatu uyarlamaları hâlâ izlerken inanılmaz geren filmlerdir. En iyi korku filmleri listelerinde ise yerleri sarsılmaz. Peki sonra ne oldu? 2000’lere gelindiğinde türün dinamikleri biraz değişti. Hatta bambaşka bir tür oldular. Önce aksiyona döndüler. Sonra komedi filmlerinde boy gösterdiler ve sonunda en kallavisinden aşk filmlerine dönüştüler. Korku değil romantizm dolup taştılar. Eskiden vampir filmlerini büyükler izler, küçükler korkardı, şimdi ise tam tersi: Küçükler hayran, büyüklere göre ise korkunç. Tabii bu durum dünya sinemasını da etkiledi. Her ülkenin neredeyse bir vampir filmi var artık. Son örneklerinden biri de İran yapımı olan “A Girl Walks Home Alone at Night”.

Jenerik müziği ve font seçimiyle bizlere 60’lar – 70’ler estetiği vererek başlıyor film. James Dean ve Alain Delon kırması bir adam. Sahip olduğu gayet şık bir araba ve cool tavırlar. Bu bile filmin estetik açıdan bir şeyler vaat ettiğini bize daha başta gösteriyor. Siyah beyaz renklerin kullanımı ve sinematografi tercihinin de tesadüf olmadığı aşikâr. Arkasından Tarantinesk kadrajlar ve müzikler. Bu anlamda film izleyici çeken bir yapıda başlıyor. En azından keyifli ve merak uyandırıcı. Atmosfer kurma işi de gayet başarılı. Kasvetli, depresif, umutsuzluğun kol gezdiği Bad City. Umutsuzların, kaybedenlerin olduğu bir şehir ve bu şehirde geceleri dolaşan, kimi zaman bir süper kahraman gibi karikatürize olan İranlı bir vampir. Çocuklara uslu olmaları gerektiğini söyleyen, yakınlarına pislik gibi davrananları takip eden ve onlar için tehlike oluşturan bir genç kadın. Burada karakter biraz kopuk ve tam olarak neyi temsil ettiği belirsiz. Sadece bir vampir olamayacak kadar sembolik. Gücü olmasına rağmen korkuları var ve zarar vermek istemiyor. Hak edenlere kötü davranan bir kahraman ama en afilisinden bir anti-kahraman aynı zamanda. Gerçek aşkı bulduğunda ise sevdiği erkeğin sözünü dinleyen, ne derse onu yapan İranlı bir müslüman kadın.

Film oldukça depresif bir yapıya sahip. Bütün karakterler umutsuz ve mutsuz. Babasıyla sorunlar yaşayan ve geleceğe dair umudu olmayan Arash, sokaklarda çalışan, para biriktirdiği bazı hayallere sahip ama çok ama çok mutsuz olan Atti, uyuşturucu bağımlısı ve pisliğe bulaşmış Saeed ve tabii ki gerçek dünyayla bağları konusunda büyük sorunlara sahip gizemli genç kadın. Birbirleriyle bağları hep olumsuzluklar üzerine. Birinin mutluluğu ötekinin mutsuz oluşu üzerine. Birbirlerine ihtiyaç duydukları anlar ise ihtiyaçlarını karşılayabilmek için. Bad City’de birbirini seven neredeyse hiç kimse yok. Bütün bu karamsar yapı ve siyah beyaz estetiğin üzeri ise güzel müzik seçimleriyle örtülüyor. Bu biraz işin kolayına kaçmak olarak adlandırılabilir. Hikâyenin tıkandığı, zorlandığı veya zorlanma ihtimali olduğu yerlerde müzik kullanımı ve müziğe uygun estetik bir sahne kurtarıcı rolü üstleniyor. Bunun da bazı izleyiciler için itici bir güç oluşturduğunu söyleyelim. Tabii olumsuz anlamda. Bütün bunlara rağmen genel anlamda teknik açıdan doyurucu bir iş olduğunu da belirterek.

Sonuç olarak keyif verebilecek, estetik açıdan doyurucu ama hikâye bakımından yetersiz bir ilk film. İlk film ibaresi oldukça önemli. Filmi çok beğenmeyenler bile yönetmen adına iyi şeyler hissedecek ve umutlanacaktır. Aynı şey belki başrol oyuncusu Shela Vand için de geçerli. Argo’da da ufak bir rolü olan aktrist, hemen dikkatleri üzerine çekmiş olacak ki iki yeni projesi şu an çekim aşamasında. Filmi izledikten sonra soundtrack albümünün peşine koşmak ise kaçınılmaz. Yeni-eski birçok keyifli parçaya yer verilmiş durumda. Gezmedik festival bırakmayan ve yavaş yavaş genel gösterimler de bulmaya başlayan filmin yankıları bakalım daha ne kadar sürecek ve hangi yöne evrilecek.