02.05.2019

High Life: İçimizdeki Karadelikler

Fransız sinemacı Claire Denis, Beau Travail ve 35 Tek Rom gibi inanılmaz filmlerle gönüllerde taht kurdu ve sinema tarihine iz bırakan bir isim haline geldi. Kadın yönetmenlerin sadece bugünlerde değil sinema tarihi boyunca dışlandı ve hakir görüldü. Claire Denis, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz büyük isim Agnes Varda gibi isimlerde alın size yönetmen diye sunulacak insanlar. Bazı kavramlardan cinsiyet algısını uzaklaştırmak gerek. Açık konuşmak gerekirse kadın yönetmen olduğu için imtiyaz gösterilmesi taraftarı da değilim. Ortaya sunulan iş, beceri, sanat ve meleke önemli. Aa bunun yönetmeni erkekmiş, bunun yönetmeni kadınmış kafaları çok eskilerde kaldı.

High Life için konuşulanlar arasında Claire Denis’nin Godardvari yaklaşımından söz edilmiş. Fransız sineması ve Godard’ın öncülüğünde başlayan Fransız yeni dalgası genel bir frekansla ülkenin diğer sinemacılarını da etkileyebilir. Claire Denis’nin ilk filmlerinde bilhassa bunu hissetmediğimizi söylemek yalan olur ama High Life’da böyle bir şeyin mevzubahis olduğunu söyleyemeyeceğiz biz.

Claire Denis, yetmiş üç yaşında bir usta. Her ne kadar herkesin çok sevdiği Trouble Every Day ve son filmi İçimdeki Güneş’i sevemesek de. Ama ne ilginçtir ki 88’den bu yana süregelen kariyerinin ilk İngilizce filmi High Life.

Görev, Ahlak, İnsan, Bir de Bebek

Başrollerini Robert Pattinson, Juliette Binoche ve çok sevdiğimiz Mia Goth gibi isimlerin paylaştığı High Life; uzayda, bir uzay gemisinde yaşayan bir baba ve onun bebeğinin hikayesini, gündelik yaşamlarını anlatarak başlıyor. Sonrasında ise Claire Denis’nin pek sevdiği iç içe geçen geçmiş ve şimdi sekansları ile bizi daha önce tanıklık etmediğimiz bir yolculuğa çıkartıyor.

High Life zor bir film. Ahlak, görev bilinci, yaşam, imkansızlık, ve her şeyden çok çok daha baskın bir biçimde öne çıkan insan. Biz hep bilimkurgu filmlerinde neye alışmışızdır? Eğitimli astronotlar, şatafatlı uzay gemileri, galaksiler arası savaşlar, süper-kahramanlar veyahut gerçekçi olanlarında ortaya sunulan teoriler vesaire. High Life tüm bunları masanın üzerinden itip masayı temizliyor ve masanın üzerine çıkıp dans etmeye başlıyor. Bu sefer karşımızda zeki astronotlar yok; kobay haline getirilmiş suçlular var. O uzay gemisi çağ atlatacak bir bilim harikası değil. Bir hapishane, bir ıslahevi. Esas her şeyi yutacak olan ise uzayda yer alan karadelik değil insanın ta kendisi; yani High Life sonu bilinmez bir yolculuk yapan ve yolu kara delikle kesişen bir uzay gemisini değil, insanı yutan bitiren insanın içindeki karadeliği sunuyor bizlere.

Claire Denis metaforik yapısı ve kurgu oyunları ile geçmiş arasında mekik dokurken insanın içindeki kimi hisleri de kişilere dökerek anlatımını daha da çarpıcı bir hale getiriyor. Cinsellik, şiddet, hayattan soyutlanmışlık, amaçsızlık, bilinmezlik ve yer yer katatonikleşen bir süreci belki de dünyadaki en büyük mucize olan yeni bir yaşama, bebeğe bağlayarak insanın hem ne kadar mucizevi bir yaratık olduğundan hem de ne kadar hiçliğin hakimiyetinden kurtulmayı hak etmediğinden söz ediyor.

İçimiz, hislerimiz… Uzay sonsuz ve bu sonsuzluğuna rağmen sürekli olarak genişlemeye devam ediyor. Peki içimizdekiler uzaydan daha sonsuzsa. Her bir his yıldızlar kadar büyük, gezegenler kadar canlıysa. ve yine içimizdeki karadelikler tüm bunların katiliyse. Siz kime dönüşürsünüz?

Bazı olaylar olur hepimizin hayatında. Şöyle ki her olayı da herkes yaşayamaz. Mesela bir astronotun uzaya gitmesi olayını biz yaşayamayız. Ama çok daha kritik bir kulvar var. “Hisler.” High Life oturduğunuz koltukta nereye gittiklerini bile bilmeyen, yaşamın bir anlamı onlar için kobay olmaktan öteye gitmeyen ve parlayan en küçük umudu bile toprağa karıştıran bu gemideki insanların yaşamı üzerinden kendi yaşamınıza bir bakış sunuyor. Şu rutin şu monoton renksiz yaşamlarımız da, yeri geldiğinde kendi hobilerimize, kendimize keyif veren şeylere bile vakit ayıramadığımız şu hayatta bizim oradaki insanlardan ne farkımız var?

Karamsar Bir Uzay Seramonisi, Pesimist Bir Lanet

Robert Pattinson’a artık yüklenilmesini saçma bulduğumu itiraf etmeliyim. Twilight ile üzerine öyle bir şey yapıştı ki, artık kurtulunsun. Twiligh’dan sonra yaptığı işler gerçekten çok iyi. Crononberg ile çektikleri “Cosmopolis”, 2017’nin en iyilerinden Good Time, film orta şeker olsada Pattinson’ın iyi performansıyla öne çıkan The Rover… Yani adam bir Twilight’ta oynadı diye günümüze kadar hala “Robert Pattinson mı peh” falan deniyor. Kristen Stewart’a da aynısı yapılıyor. Personal Shooper’ı yedirmeyiz!

Bakış açısı getirip Twilight’ın oyunculuk yapmaya değer bir film olmadığını düşünüp oynadıklarını söylesek sizleri aynı tarafa taşımış olur muyuz?

Robert Pattinson o pesimist tavrı bize çok iyi geçiriyor.

Ama filmin iki faktörü çok özel. Bir Juliette Binoche, iki Juliette Binoche’un saçları. Filmi izleyenler bilecektir, sizler de izlediğinizde göreceksiniz. Gerçekten hem Claire Denis’nin yönetmenliği hem Juliette Binoche’un oyunculuğu diyor geçiyorum o malum sekansı.

High Life her geçen gün içinizde büyüyecek bir film. Claire Denis mesafesizlik ve pesimistlikle lanetliyor. Karamsar bir uzay seramonisi. Bu sırada ah o bebek.. Ya Kefernahum’da da bunu sorgulamıştık o bebeklere siz nasıl oyunculuk yaptırıyorsunuz ya