04.06.2017

İstanbul Film Festivali Günlükleri – 3

Çete

Arjantin’deki darbe yönetiminin arkasında bıraktığı ölüm makinesine dönüşmüş insan çöplüğüne kamerasını uzatan bir film Çete. Gerçekten yaşanmış olaylara dayanan filmi izlerken uzun bir süre izlediklerine inanmak istemiyorsun seyirci olarak. Fakat geçen yıllarda izlediğimiz The Look Of Silence ve The Act Of Killing belgesellerini akla getiren Çete’ye inanmamak bir nevi gerçeklerden kaçmak oluyor ne yazık ki. Üstelik tüm dünyada şok etkisi yaratan bu belgesellerde izlediklerimizden daha beter ne olabilirin de cevabı oluyor Çete. Bugüne kadar faşist yönetimler altında insanlıktan çıkmış ölüm mangalarının hayatına en uzun süre seyirciyi konuk eden film olsa gerek aynı zamanda da. İnsanlık yolunu kaybetmiş bir aile üzerinden tüm darbe yönetimlerinin bir alegorisi olan Çete benim en iyilerinden kesinlikle.

Tuba BÜDÜŞ

Pablo Trapero’nun 1980’lerin Arjantin’ine kamerasını çevirdiği Çete, dinamik kurgusu ve ülkenin siyasî geçmişi ile günümüze yaptığı atıflarla izlenesi, güçlü bir film. Festivalin öne çıkan filmlerinden biri olacağına kesin olarak bakabileceğimiz Çete, başrolündeki Guillermo Francella’nın güçlü ve korkutucu rahatlıkla oynadığı karakteri akıldan çıkacak gibi değil.

Seçil TOPRAK

Belirli bir tarihi dönemi ve bu dönem insanların düştükleri durumları suc olgusu üzerinden ele alıyor. Çete olarak hayatını idame eden bir ailenin kaçınılmaz sonunu perdeye taşıyor. Hollywood ve ana akım sinema normlarına rağmen iyi çekilmiş, iyi manevralar ile güç kazandırılmış bir yapıya sahip. Etkileyici bir final ve gerçek hikâye oluşu da artı puan. Kesinlikle festivalin iyilerinden.

Onur KIRŞAVOĞLU

Bir Cinayetin Anatomisi

Otto Preminger izlemeyenlerin suç filmleri dosyası hazırlaması çok büyük hata olur kuşkusuz. Preminger’in Bir Cinayetin Anatomisi filmi, kusursuz bir suç ve yargılama filmi olarak sinema tarihine adını yazdırmış bir yapım. Bir askerin karısına tecavüz eden adamı öldürmesi sonrasındaki süreci anlatan bu yapım Preminger’in de geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan filmdir. Bu uzunca filmi iki bölüm olarak düşünürsek ilk bölümü cinayetin duyulduğu ve avukatın adam ve kadın ile yaptığı görüşmeler, davaya hazırlık yapması vs gibi durumlarla geçerken ikinci bölüm tamamen mahkeme sürecine odaklanıyor. Neredeyse gerçek zamanlı bir mahkeme sürecini perdeye yansıtan Preminger, kuşkusuz kendisinin de bir avukat olmasından dolayı tüm hukuk bilgisini ve meziyetini sergiliyor. Her hukuk öğrencisinin izlemesi gereken, ders niteliğinde ama aynı zamanda oldukça sürükleyici, kafa karıştırıcı, merak duygusunu bir an bile eksiltmeyen bir başyapıt Bir Cinayetin Anatomisi . Filmin en ilginç noktası ise film boyunca merak edilen katil kim değildir. Zira katil filmin ilk başından itibaren biliniyordur. Yanıt alınan ve merak edilen öldürülen kişi suçlu mudur ve suçluysa öldürülmeyi hak ediyor mudur? İşte tüm bu soruların ve daha birçok sorunun yanıtını bünyesinde mükemmel bir şekilde taşıyan Bir Cinayetin Anatomisi‘ni izlememek olmaz.

Tuba BÜDÜŞ

Yaş 17

Filmografisine sayısız film sığdıran André Téchiné, son filmi Quant On A 17 Ans ile festivalin Yıllara Meydan Okuyan seçkisinde kendine yer buldu. 17 yaşındaki iki gencin birbirleri ile birlikte kendilerini keşfetmelerini anlatıyor. Bir büyüme hikâyesi olan film asıl odaklanması gereken mevzudan yan hikâyelere kaydıkça irtifa kaybediyor. Dramatik yapı açısından hiçbir önemi olmayan mevzuların ısrarla filme yedirilmeye çalışılması gereksiz bir ısrarcılıktan başka bir şey ifade etmiyor. Çok iyi başlayan anlatım bir süre sonra tekrara düşerek tüm olumlu gidişatı zedeliyor. Tıpkı ilk filmini çeken bir yönetmenin acemiliği gibi filmini uzatmak için elinden geleni yapan Téchiné, seyircisini tabiri caizse hayal kırıklığına uğratıyor. Yine de bir büyüme hikâyesine, yer yer güzel dokunuşlar yapan, dili ve bakış açısıyla doğru bir yerde duran Yaş 17, izlenmeyi hak ediyor.

Tuba BÜDÜŞ

Tarla

Eli yüzü düzgün bir film olmasına ragmen sınırlı konusuyla beklentileri tam olarak karşılamıyor. Fotoğrafçı bir yönetmenden çıkan bir film olmasının hem artılarını, hem de eksilerini yaşıyor. Görsel anlamda ortalamayı tuttururken film, içerik olarak film içi belli bir çatışmanın kurulmamasına kurban gidiyor. Durum hikayesi severlerin beğeneceği bir yapım olarak nitelendirilebilir.

Haktan Kaan İÇEL

Tarla, esas meselesini ödenmekte zorlanılan bir borcun varlığı üzerine kurmuş bir film. Daha önceki Eylül ve Özür Dilerim filmleriyle tanınan Cemil Ağacıkoğlu, bana kalırsa filmografisinin en zayıf halkasına imza atmış. Zira yeterince güçlü olmayan bir meseleyle yazılan senaryo Tarla’yı ne yazık ki yarı yolda bırakıyor. Her ne kadar oyunculuklar ya da teknik anlamlarda başarılı bir yapım olsa da Tarla, seyirciye yaşatması gereken tatmin duygusunu veremiyor. Büyük bir kısmı arabanın içerisinde karşılıklı konuşarak, susarak geçen film, aynı zamanda aile bağlarını, özellikle de iki kardeş arasındaki ilişkiyi yansıtmaya çalışıyor.

Tuba BÜDÜŞ

Dolanma

Ormanın ortasında bir ev, 2 erkek ve bir kadından oluşan kadrosuyla, psikolojik gerilim ve dram arasında kendisine bir yer bulmaya çalışıyor. Teknik anlamda başarılı bir art house filmi olarak değerlendirebiliriz. Oyuncu kadrosunun yüksek performanslarına rağmen, hikayenin belli bir noktada sıkışması sonucu film tıkanıyor. Bu yüzden de vasatı aşamıyor.

Haktan Kaan İÇEL

Annelerinin ölümüyle sarsılan iki kardeşin yalnız ve sönük hayatına giren Nazan ile tüm dengeler değişecektir. Nazan’ın sevgilisi Kemal iyice hırçınlaşıp, uzaklaştıkça Cemal, annesinden kalan yeri doldurduğunu hissederek, mutlu olur. Ne var ki bir süre sonra bu aynı evin içerisindeki üç kişi ve köpekleri Efe’de dâhil olmak üzere arada karışık bir ilişki ağı ortaya çıkar. Her ne kadar bilindik bir hikâyesi olsa da emim ki incelikli bir senaryo ile çok başarılı bir film olabilirmiş. Zira oyunculuklardan tut da birçok olumlu yönü inkâr edilemez filmin. Lakin senaryonun zayıflığı filmi gölgeliyor ne yazık ki. Ayrıca filmdeki Nazan karakterinin köpek ile kurduğu ilişki kıskanılacak türden.

Tuba BÜDÜŞ

Ben ve Kaminski

Wolfgang Becker’i özlemişiz. İnsanı yer yer güldüren, bazen de düşündüren bir film olarak izleyicinin tek kelimeyle bayılacağı bir film olacaktır. Resim sanatının, hayalgücüyle birleşmesiyle doyumsuz bir işe imza atılmış. Filmin belki 15 – 20 dakikası kurguda kesilseydi, tam dört dörtlük film diyebilecektim. Ama yine de bu haliyle de çok başarılı bir film olarak izlenmesini tavsiye ederim.

Haktan Kaan İÇEL

Dead Slow Ahead

Durağan görüntülerin kurguda gelişi güzel bir şekilde yerleştirmesiyle beraber bir gemi yolculuğunun nabzı tutuluyor. Belgesel bir yapım olmasına rağmen, daha çok deneysel bir yapım olarak değerlendirilebilir. Diyalogsuz, belli bir anlam arayışına girmeden ham görüntülerin, ses tasarımıyla sergilenmesi filmin genel özetidir diyebiliriz.

Haktan Kaan İÇEL

bir geminin yolculuğunun kayda alınmış deneysel bir versiyonu. Diyalog neredeyse yok ve belgesel havasında. Görsel olarak güzel anların yakalandığı bir proje ama kesinlikle hazmı zor. Deneysel film seven ve seviyesine bakmayanlar keyif alacaktır ama geriye kalanları zor bir 70 dakika bekliyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

Neon Boğa

Farklı bir kültür hakkında bilinmeyenleri yansıtması açısından izlenmesi gereken bir iş olarak nitelendirebiliriz. Gündelik yaşamdan kopan karakterlerinin sıradan hayatını gözlemlerken, bir yandan da sinemada pek rastlamadığımız özel anları içinde barındıran bir film olmuş. Film boğalar üzerinden daha çarpıcı bir hayvanı anlatıyor: İnsanı…

Haktan Kaan İÇEL

11 Dakika

Yönetmen sıradan hikâyeleri çarpıcı bir finalle birleştirip, bir nevi yurtdışı literatürüyle mindfuck tipi bir film yaratmaya çalışmış. Kurgusu çoğunlukla başarılı olsa da, bazı kısımları tekrar izliyoruz hissi uyandırıyor. Film iyi tasarlanmış ama yine de kolaycı bir iş denilebilir. Film çarpıcı hikayelerin peşinde koşmaktansa, finaline odaklanarak izleyicisini tatmin etmeye çalışıyor.

Haktan Kaan İÇEL

İç içe geçen kurgusu ve birbirinden bağımsız karakterlerini bir araya getirmesi yönüyle birçok filmle benzeşen 11 Dakika, adeta on dakikayı son bir dakika için doldurmak için çekilmiş izlenimi veriyor. Çok iyi bir kısa film olacakken uzun metraj olması için epey kasan bir hikâye uydurulmuş gibi duruyor. Yine de son dakikaları için (filmde son bir dakikayı anlatan süre) izlenebilecek bir film 11 Dakika.

Seçil TOPRAK

Dinamik kurgusu ve makul süresi ile birçok seyirciyi memnun edecektir. Finalindeki sürpriz ve güzel çekilmiş sahne de bonus olacaktır. Ancak bu yönetmenin kafasındaki finali yapmak icin koca bir film çektiği gerçeğini ve çok zorlama bir yapısı olduğunu değiştirmeyecektir. Sanki Guy Ritchie okul ödevi icin Snatch tarzı bir filmi çekmiş ve başarılı olamamış gibi. Filmin tek güzel tanı finaldeki davul ritmleriydi.

Onur KIRŞAVOĞLU

11 Dakika, on bir dakikada yaşanılan süreci seksen bir dakikada anlatan oldukça iddialı bir film. Hollywood yapımcısıyla görüşen oyuncu, sevgilisinden ayrılan kadın, sosisli sandviç satıcısı, kurye görevlisi vs gibi birçok kişinin hayatına kısa kısa değinip son anda ise hepsine büyük bir buluşma hazırlıyor film. 11 Dakika’yı izlerken Paramparça Aşklar ve Köpekler filmini hatırlamamak mümkün değil. Paramparça Aşklar ve Köpekler ile bana kalırsa büyük bir akrabalık taşıyan 11 Dakika, soluksuz, nefes nefese, telaşlı karakterleri ve sonunda görkemli finaliyle etkileyici bir deneme.

 Tuba BÜDÜŞ

Yeni Öğrenci

Çocukluğun verdiği hayal kırıklıkları, yeni bir yere taşındığındaki boşluk hissi ve yalnızlık duygusu… Okul döneminde herkesin başını ağrıtan yeni arkadaş bulma sendromunu komik ve eğlenceli bir dille işleyen Yeni Öğrenci, insanların yüzünü güldüren ve salondan keyifle ayrılmasını sağlayan tam bir “antidepresan” filmi… Çoluk çocuk oynuyor demeyip filmi izlediğinizde, sürenin ne kadar çabuk geçtiğini anlayamayacaksınız.

Haktan Kaan İÇEL