18.06.2016

İnatçılar: Keçilerin Ölümcül Hastalığı ve İnsanların Ölümcül Yalnızlığı

İnatçılar

İzlandalı yönetmen Grimur Hakonarson’ın yazıp yönettiği film, 2015 Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde En İyi Film Ödülü aldı. İzlanda’nın kuzeyinde bir kasabadaki belirli çiftliklerde yaşayanları gösteren kamera, birbirlerine komşu olmalarına rağmen 40 yıldır konuşmayan iki erkek kardeşe odaklanıyor: Gummi(SigurdurSigurjonsson)ve Kiddi(TheodorJulíusson). İki kardeş de keçi yetiştirir ve kasabada geleneksel olarak düzenlenen en iyi keçi yarışmasında, Kiddi’nin keçisi az farkla Gummi’ninkini geçerek birinci olur.

Gummi, Kiddi’nin koçunu incelerken onda Sikrapi hastalığının (ölümcül bir koyun-keçi hastalığı) olduğunu keşfeder ve -ikinciliği kaldıramadığından da olacak- yetkililere bildirir. Yetkililer bu hastalığın bulaşmış olma ihtimali olan tüm hayvanları itlaf ederek yaşadıkları yerleri temizlemek isterken, keçileri hem geçim aracı hem de dostları olarak gören Kiddi ve Gummi, hayvanlarının elinden alınmasına direnç göstermeye çalışacaktır.

Film, Kuzey Avrupa ülkelerinden çıkma minimalist filmlere ve öyküsünün temel aldığı çiftçilerin kendi hallerindeki yalnız yaşamlarına uygun olarak fazlasıyla sade bir dil tercih ediyor. İzlanda kırsalının “soğuk manzarası” ile karşılaştığımız dış çekimlerde negatif alanın, boşluğun geniş tutulduğu, az insanlı bir coğrafya karşımıza çıkıyor. Gummi’nin evindeki iç çekimlerde ise hemen hemen hareketsiz tutulan kamerayla beraber, devinimleri sınırlı olan yaşlı karakterlerin yaşamlarıyla bir uyum yakalandığı savunulabilir.

İnatçılar

Kardeşler arasındaki –nedenini bilmediğimiz- küslük, bürokrasi ve insan çelişkisi, İzlanda doğası, coğrafyası, kasaba insanı, derken anlatı birçok yere temas ediyor. Minimalist bir anlatım tercihiyle, insan-doğa-devlet üçgeni arasındaki ilişkiden yoğun bir duygu oluşturulabilir ya da çelişkilerden yola çıkarak kuzey sinemasından aşina olduğumuz üzere, absürt durumlar yaratılabilirdi. Yönetmen Hakonarson ise, öyküsünün çokanlamlılığa açık yapısını zenginleştirememekle beraber, anlatmak istediklerini yarım bırakmış gibi…

Kardeşlerden yalnızca Gummi’ye, onun yaşamına, farklı tutumlarına odaklanmak, buna rağmen Gummi’yi de tam anlamıyla tanıtamamak, izleyiciye çok fazla yorum alanı bırakmıyor. Kiddi karakteri ise keçilerini kaybetmekten dolayı gelişen öfkesine, ara ara delilik yapan bir kişiliğe indirgeniyor. Sikrapi hastalığından dolayı geçim araçları olan keçilerine devletin el koyduğu ve kayıplarının telafisini hızlı bir şekilde karşılayamadığı kasaba halkının, olayın başında dile getirdikleri mücadele vurgusu yarım kalıyor. Hastalığın tam anlamıyla neye karşılık olduğunu, tehlike boyutunu öğrenemiyoruz, o da yarım kalıyor. Filmdeki doğa unsuru, bir boşluk duygusunun ya da manzara görüntüsünün çok dışına çıkamıyor; aslında keçiler de karakterlerin “vazgeçilmez nesneleri” olarak araçsallaşıyor.

Yine de, aynı anda hem İzlanda doğasında hem keçileri itlaf etmek isteyen yetkililerin kıyafetlerinde hem de iç mekânda gördüğümüz yeşil ağırlıklı soğuk renkler, filme bütünsel bir anlam katıyor. Kar fırtınası, filmin aksiyonunun zirve noktası olurken “soğuk” vurgusu, sıcak bir battaniyenin, sarılmanın gücünü artırıyor. Filmin ikinci yarısında hâkim olan kar, unutulmuş bir bölgede yaşayan sıradan insanları, başkarakterlerimizin belki kendilerinin de unuttuğu geçmişin kötü anılarını örten bir dekor oluyor. Dikkatli izleyiciye ise, bu huzur verici seyirlikteki insan, coğrafya, bürokrasi ve yalnızlık temaları üzerine düşünmek kalıyor.