11.05.2016

Kar Korsanları: Kömür Peşindeki Çocuklardan Bir Dönem Masalı

 

Kar Korsanları, 12 Eylül’ün hemen sonrasındaki 1981 kışının Kars’ını gösteriyor. O kış da çok karlı ve çocuklu geçecektir; aynı zamanda kömürsüz ve neşesiz… Çünkü sıcak bir gülümseme için önce ısınmak gereklidir. Neyse ki çocuklar var. Darbenin devleti, bütün baskı araçlarını, askerlerini sıkıyönetim için şehre yığmışken (bu ülkede ne yazsan, gündeme gönderme olur) vatandaşlarına kömür ‘ulaştıramaz’. Çocuklar ise sadece ayrıcalıklı kesimin kullanabildiği kömürlerden geriye kalanları, şehrin belli yerlerine dökülen yanmış kömürleri toplamaya çalışır: Serhat, Gürbüz ve İbo. Denizsiz şehrin korsanları, kömür avcıları…

Bir ilk film Kar Korsanları. Fotoğrafçı, gazeteci Faruk Hacıhafızoğlu, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlenmiş. Kar Korsanları, Malatya ve Edirne’deki festivallerde en iyi film ödülünü alırken bu haftanın vizyonunda da bir sinemada (Kartal Vizyon) yer bulabildi. Film, bu sene gösterime giren tutarlı ve anlaşılabilir olan sayılı yerli yapımlardan. Belki çok iz bırakmayacak, etkisi kar üstündeki bir iz gibi geçecek ama üzerine konuşmaya değer.

Filmi Eskişehir’de, Palto Film Günleri’nde izleme ve sonrasında katıldığım söyleşisinde çekim sürecini dinleme fırsatım oldu. Karşımda –geçmiş deneyimlerime dayanarak- ilk filmiyle ödül aldıktan sonra ‘heykelcik kibri’yle dolan, ‘genç yönetmen özgüveni’ne sahip birini bekliyordum. Tersine, çok samimi birini tanımış oldum. Seyirciyi azarlamıyor, ilk filmiyle dünya sinema tarihine başyapıt bıraktığını düşündüren ‘cool’ tavırlar sergilemiyordu. Derdini çok sıradan ve gündelik cümlelerle, seyirciyle mesafe koymadan anlatırken “O sahne bir trick. Siz şaşırın ve duygulanın diye yaptık” diyecek kadar da açık sözlüydü.

Düşük bir bütçe ve türlü zorluklarla çekilmiş Kar Korsanları. Hacıhafızoğlu, senaryodaki birçok sahneyi çekemeden yapımı tamamlamak zorunda kalmış ve çocukluğunun geçtiği yerlerden bulduğu, birçoğunu tanıdığı oyunculara tam olarak istediğini yaptıramamış. Çok küfürbaz olan arkadaşı, kamera karşısına geçince küfür edememiş örneğin. Ya da Serhat’ın dedesini canlandıran oyuncu, pijamayla oynamak istemediği için değiştirilmiş. Bu nedenle, filmin öyküsü bütünsel, senaryosu inandırıcı olsa da -ki Hafızoğlu’nun çocukluğunda yaşadığı bir öyküden bahsediyoruz- özellikle yetişkin oyuncuların rollerine uyum sorunundan dolayı filmin evrenine yabancı kalabiliyoruz. Kendilerine replik ezberletilmeyen çocuk oyuncular, doğallıklarını korurken yetişkinler, fazlasıyla ‘düzgün’ konuşan tiplere dönüşüyor.

Ne kadar bir “festival filmi” olsa da doğrudan bir anlatım biçiminden kaçınılmıyor. İlkokul öğretmeni derste, karşısındaki Kars Kalesi’ni göstererek Türk milletinin büyüklüğünden bahsediyor, örneğin. Ya da İstiklal Marşı’nı tam olarak okuyamayan Kürt çocuklara tokat attırıyor. Ama hayır, buradaki doğrudanlık, didaktik bir anlatıma dönüşmüyor. Zaten yaşanmış ve yaşanmakta olanların bir benzeri beyazperdedeki. Tersine, dönemin ya da güncelin politik atmosferini arkasına alan bir filmi didaktiklikten uzaklaştırmak uğruna, yaşananları üstü örtülü göstermek daha sorunlu olurdu. Bu anlatımdaki sorun, karakterlerin “fazlasıyla gerçek” olan yaşanmışlıkları oyunculuklarına yapıştıramaması. Poz vermeleri…

Peki ağdalı bir dram mı izliyoruz? Hayır. Askerler sıcacık yuvalarında çocuklarını büyütürken onların yanmış kömürlerini toplayan çocukların bir dram öğesine dönüştürülmemesi saygı uyandırıcı. Dayak yeseler de, azarlansalar da ağlamıyorlar. Hayata tutunmak için mücadele eden her insan gibi koştururken, her çocuk gibi bunu bir oyuna çeviriyorlar. Devlet onları kömür çaldıkları için cezalandırıyor hatta tahta kızaklarını da kendi kazanlarında yakıyor ama onlar başka bir yol arıyorlar. Travmaları, aynı zamanda onların gündelik rutinleri… Âşık oldukları kızlar var, ailelerine karşı sorumlulukları ve tehlikeli maceraları…

Çok hayalleri yok kar korsanı çocukların. Aralarında bir tek Serhat hayal kuruyor, buz pateni yapmak istiyor. Hobisi ise mahallelerindeki “devrimci abi”nin evine gidip buz pateni izlemek. Ve filmin bir özeti niteliğindeki, birkaç saniyelik bir rüyasına tanık oluyoruz Serhat’ın. Bu rüyada Serhat ve arkadaşlarının, sahibinin kırbaçlamasından kurtardıkları at ve işkence yapılırken gördükleri devrimciler bilinçdışı bir karışımla bir kâbusa dönüşüyor. Filmin politik gerçekçiliği bir çocuk rüyasında yoğunlaşıyor. Hayallerin kâbusa dönmesi kısa sürmüyor, asker postalları altında ezilen kar, hayalleri ve umutları kapatıyor. Yine de bembeyaz kar, ‘kalplerinde kendinden büyük çocuklara’ sahip, ‘tabiattan tahtaya kalkacak çocuklar’ın masalsı macerasına da bir fon oluşturuyor. Böylece, gerçekçiliğin duruluğundan beslenerek masalsı bir anlatıma göz kırpan, Hacıhafızoğlu’nun fotoğrafçılığını da fark edebildiğimiz güzel kadrajlar sunan film; biraz buruk, biraz eksik, çok gerçek ve az umutlu bir tat bırakıyor.

“Eline sağlık” demeyi hak ediyor Hacıhafızoğlu. Dünya edebiyat kahramanlarıyla Keloğlan’ı bir araya getirmeyi düşündüğü sonraki projesi için başarılar diliyor, bütçesini bulabildiği ve daha fazla özen gösterebildiği çalışmalarını merakla bekliyorum…