30.05.2017

Kardeşim Benim: Yerli Dizi Kültürünü Beyaz Perdeye Kopyalamak

“Dünyada bütün konular -konu olarak da tema olarak da- ya 33 ya 34’tür. Belki 36’dır, ama yani 37’incisi yok.” (Memduh Ün)
“31… 32 yok. Yo yo yo, 32 yok. 31 tane hikâye var. Yani mevzu var. Çevir kazı yanmasın hesabı… 20. filmin finalini 11. filmin başlangıcına koyalım. Yap yeni bir film. E filmlerin hepsi aynı…” (Kont Tulgar)

Cem Kaya’nın yıllar süren özenli bir çalışmayla hazırladığı “Motör: Kopya Kültürü ve Popüler Türk Sineması” belgeselinin giriş kısmındaki söyleşilerden alıntılar bunlar. İzleyene müthiş bir deneyim sunan belgeselde, bazıları şu an hayatını kaybetmiş olan Yeşilçam emekçileri, oyuncuları, yönetmenleri; Yeşilçam’ın alıntı ve çalıntılarını, nasıl o kadar film üretebildiğini, ‘şapkadan nasıl tavşan çıkardıklarını’ anlatmıştı. Sektörün standart ürünler talep etmesine karşın, imkânsızlıklarla, sansürle boğuşarak kendisini sinemaya vermiş bir kuşağın neler yapabildiğini izlemiştik.

Buradan, 2015 yılında yüz otuz yedi filmle son yirmi beş yıldaki en yüksek üretimine erişen güncel yerli sinemamıza ve filmimize gelelim. Yüksek bütçeleri, sinema eğitiminin nitelikteki yetersizliğini de bir kenara bırakalım. Nitelikli, özenli, alt metinli, en azından düzgün bir mesaja sahip senaryo yazmanın herhangi bir maddi imkânsızlıkla ilgisi olabilir mi? Dünya üzerinde konu sayısının sınırlı olduğu biliniyor ama inandırıcı öykülere, keyifli bir olay örgüsüne sahip binlerce senaryo olduğu da gerçek. Senaryosuna önem verilmemiş, dolayısıyla iskeleti kurulmamış bir filmi, popüler oyuncuları, müzikleri kurtarabilir mi? Kardeşim Benim’in gişesi ne olur bilinmez ama niteliksel anlamda tat vermiyor.

Uzun zamandır birbiriyle görüşmeyen, bu arada ikisi de şöhret sahibi birer müzisyen olan iki kardeşin babalarının cenaze töreninde zoraki bir şekilde bir araya gelmesiyle başlıyor olay örgüsü. Babaların vasiyetini gerçekleştirmek üzere, aileden kalma külüstür otomobilleriyle güneye doğru yola çıkacaklar. Bu arada iki kardeş de magazin basını için önemli kişilikler olduklarından, diğerlerini atlatan güzel magazin muhabirimiz peşlerine düşüp haberlerini yapmanın bir yolunu arayacak…

Karşımıza, süresi iki buçuk saati bulan yerli dizilerimizin zorlama senaryolarından biri çıkıyor. Karakterlerin yüz çekimlerine odaklandığımız, olay örgüsünde bir gelişim görmek için birkaç bölüm beklemek zorunda kaldığımız bir dizi bölümü gibi… Senaryoyu, daha önce de Mazlum Kuzey’in senaristliğini yapmış olan Zafer Külünk yazmış. Senaryodaki düğümler, çatışmalar, çözümler bir iki sekans öncesinde kendisini belli ediyor. Sürekli yinelenen aile içi hesaplaşmalar, çekici olmayan bir ilişki, psikolojisinden bi’haber olduğumuz yardıma muhtaç kişi, ünlülerin şöhretli hayatlarından kaçma macerası karıştırılıyor. Harmanlanmıyor, sentez oluşturulmuyor, yan yana diziliyor sadece. Filmdeki yakışıklı ve güzel yüzlerin gevezeliklerinden, bir yolculuk öyküsünün klasik tersliklerinden başka bir şey bulmamız mümkün olmuyor, maalesef. Yüz çekimleri önemli bir yer tutuyor filmde. Sonuçta, Burak Özçivit’in (Hakan), Murat Boz’un (Ozan), Aslı Enver’in yüzlerinden bahsediyoruz.

Televizyon dünyasından aşina olunan ve böylece özdeşlik kurulması kolay olan üç oyuncu, filmin gişe hedefinin yegâne formülü. Yine çoğu yerli popüler filmde gördüğümüz bir numara bu. Afişteki ünlü ve sempatik kafalar için filme gireriz; filmde de ünlü ve sempatik kafaların yüzeysel konuşmalarına şahit olup biraz gülmek biraz duygulanmak isteriz… Böyle bir film için, kaprisli ve enerjik bir popçu olan Ozan’ı canlandıran Murat Boz’un iyi bir seçim olduğu söylenebilir. O Ses Türkiye gibi ailece izlenen bir yarışmanın efendi-hınzır jürisinin birçok kesime aynı anda hitap edebileceği tahmin edilebilir. Boz, rolüne yoğunlaşamadığını belli etse de, karakteriyle filme bir miktar enerji katıyor. Prensip sahibi, rock müzisyeni Hakan’ı canlandıran Burak Özçivit ise “karizma”sından bir an olsun taviz vermiyor. Duruşu, tişörtünden fırlaması an meselesi olan kasları çekici olmasına yetiyor. Aynı zamanda filmin yapımcılarından olan Özçivit, bu nedenle rolüne de çok çalıştırılmamış-çalışmamış belli ki: Kendisi alternatif rock müzik yapan bir karakter olduğu halde, film boyunca elektronik gitarın tellerine sadece iki kere dokunduğuna tanık olabiliyoruz. Elinde biraz daha dursaydı keşke, solo atmasına gerek yoktu.

23944086191_ab817fd7d2_z

Usta bir yazar ve oyuncu olan Ferhan Şensoy’un senaryosunu yazıp oynadığı Pardon’u da yöneten Mert Baykal, aradan geçen on bir yıl boyunca bir üslup, bir dil geliştirememiş belli ki. Filme dokunuşlarını hissetmek zor. Yönetmenliği, art arda konulan şarkıların-müziklerin arka planda olduğu bir klip yönetmenliğinde takılıyor. Aynı tespiti belki Pardon için de yapabilirdik ama o filmdeki müzik kullanımı zaman geçişlerine katkı sağladığı için bu kadar çiğ durmuyordu kuşkusuz. Çekici diyaloglar, akıcı bir kurgu ya da etkileyici bir ses kullanımından uzak olan çoğu yerli filmin de alışkanlığı bu. Madem yoğun müzik kullanımının tercih edileceği bir film izleyecektik, popçu Ozan’ın bir konser çekimini görebilsek ya da rockçı Hakan’ın ağzından bir şarkı dinlesek güzel olmaz mıydı? Acaba düşünüldü de “fazladan oyuncu-figüran yönetimi” işi çıkarmamak için üzerinde durulmadı mı? Karakterlerimiz güneye yolculuk yaparken fonda duyulan Güneye Giderken şarkısı yeterli mi görüldü?

Son olarak filmin duygu akışı bakımından ikiye bölündüğünü söylemek mümkün. Bu bölümlendirme ise ‘esnaf matematiği’ ile yapılmış: İlk yarı izlemesi keyifli tiplerden, sempati uyandırabilecek diyaloglardan oluşurken filme duygusal yoğunluk kazandıracak tüm hesaplaşmalar-sürprizler ikinci yarı boca ediliyor. Bütün duygu durumları yaşansın, hem ağlansın hem gülünsün isteniyor belli ki. Oysa, filmi izlediğim sinema salonunda seyircilerin ikinci yarıda oldukça sıkıldıklarını gözlemledim. Belki de film yaratıcılarının filmin tüm unsurlarını biraz ezber biraz doğaçlama halletmeye çalışmalarından önce sinema salonlarına inmeleri, “halkın içine” karışıp gözlem yapmaları gerekiyor’!

Motör belgeselinde, beni en çok etkileyen konuşmalardan biri Dünyayı Kurtaran Adam’ıyla bilinen yönetmen Çetin İnanç’ın ağzından dökülmüştü. “Hiçbir zaman kafamdakileri tam olarak yapamadım” diyordu, efekt kullanamadığı için ışın tabancalarının ışınlarını film karelerine tek tek çizen bu güzel adam. Bir filmin yapımcısı olmak da, başroldeki karaktere karizmatik duruş sağlamaktan ötesini gerektiriyor. En kolay yoldan kar elde etme çabasından, işletmecilikten önce sinema aşkına sahip olmak gerekiyor. Belki de filmi duyduğumdan beri isimlerini birbiriyle sürekli karıştırdığım Canım Kardeşim (1973) filmini inceleyerek başlamak gerekiyor…