01.07.2020

Korku Filmlerine Kadın Dokunuşu

Büşra BAKAR

Kadın karakterler her zaman korku filmlerinin ön sıralarında boy göstermiştir. Tarihte herhangi bir korku filmine baktığınızda kadın karakterleri her zaman ön taraflarda ve odak noktası olarak görebilirsiniz. Klasiklerden Rosemary’s Baby ve modern yapımlardan Midsommar’a kadar kadın başkarakterler korku kategorisinde her zaman ön planda olmuştur.

Duygularımız ve bedenlerimiz izleyicileri dehşete düşürmek için bir sakatlanma unsuru olarak korku filmlerinin tarihi boyunca kullanılmıştır. Çığlık atar ağlarız, filmin teması için önemli aletler olarak izleyiciye sunuluruz. Bazı zamanlar ise güçlü ve kendi başına buyruk karakterleri izlerken buluruz kendimizi ve bir bakmışız baş karakterlerden bazıları kadın karakterler oluvermiştir; bu ne aşağılayıcı ne de zayıf kılmak için atılan bir adımdır. Ve bazı zamanlar da ise fetiş noktası sayılacak bir dereceye gelene kadar işkenceye uğrarız; öyle bir nokta ki filmi izleyen her erkeğin kafasında net bir resim oluşturan fakat kadın izleyiciler için bir ürperme unsuru olmaktan daha ileri gidemeyen. Yine de birçok ünlü korku filmlerinin baş karakterlerinin kadın olmasına rağmen, halen korku türünde kadın yönetmenleri çok fazla görememekteyiz. 2018 yılı boyunca Blumhouse’un yaptığı hiçbir korku filmine bir kadın yönetmen eli değmedi.

Kadınlardan yeni bir nefes

Bütün bunlara rağmen olanlar yine de kadın yönetmenleri durdurmaya yetmedi. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde kadınlar tarafından yapılan bir sürü harika denebilecek korku filmleri gördük. Ve bu filmler aynı zamanda sadece kadınlar tarafından yapılabilecek filmler özelliğini de taşımakta. Kadınların hayata bakış açıları ve olayları yorumlayış şekilleri adeta kategoriye yeni bir nefes getirdi. Kadınlar dünyayı daha farklı bir şekilde görür, diğerleri için zalim ve acımasız olabilen bir dünya. Bir kadını kamera arkasına koyup bir korku filmi yönetmeye bıraktığınızda karşımıza o kadının deneyimlerinden ortaya çıkan ve daha önce hiç tanık olmadığımız bir dünya sunulur.

Ana Lily Amirpour’dan A Girl Walks Home Alone At Night

Bunun en yakın örneklerinden biri olarak Ana Lily Amirpour’un A Girl Walks Home Alone At Night filminden bahsedebiliriz. Bu neredeyse türler arası eğim yakalayan İranlı vampir filmi dünya üzerindeki tüm korku hayranlarına farklı unsurlar sundu. Hipnotik bir soundtrackla beslenerek bizlere siyah beyaz ve oldukça muhteşem bir sinematografi sunan bu film, The Girl olarak bilinen genç bir vampirin kadınlara zarar veren erkekleri avlayıp yemesi olarak karşımıza çıkıyor. Amirpour bununla birlikte eşsiz karakter etkileşimleri vererek bizi tam anlamıyla mükemmel bir sonuca götürüyor. Her şeyi kendisine özgü olan bu filmin öyle bir parçası var ki, bize tamamen kadın bakış açısının eşsizliğini sunuyor. Hemen hemen her zaman ekranın komutasını elinde bulunduran The Girl, perili ve ilgi çekici bir güç olarak kendini sağlamlaştırır. Onun varlığı, peşinden koştuğu iğrenç erkeklerin resmen üstüne çıkar. Bunun yaşanmadığı tek an ise filmdeki tek iyi erkek olan Arash’ın bulunduğu sahnelerdir ki bu sahneler aynı zamanda The Girl’ün kabuğunu yumuşatır ve onu daha da karmaşık bir karakter haline getirir. Bu sadece bir kadının, özellikle de Amirpour’un işleyebileceği gerçek bir güç ve insanlık dengesidir. Amirpour, toplumun kadın istismarına karşı kayıtsızlığını eleştirirken aynı zamanda merak uyandıran bir kadın karakterin diğerleriyle olan ilişkisini de gözler önüne seriyor.

Agnieszka Smoczynska’dan The Lure

A Girl Walks Home Alone At Night’dan sadece bir yıl sonra bir başka hipnotize edici ve kadın yönetmenli bir korku filmi karşımıza çıkıyor, The Lure. Agnieszka Smoczynska’nın erotik denizkızı müzikal ve korkuyu harmanlayarak bize tamamıyla orijinal bir içerik sunuyor. Film bir gece kulübünde kuyruklarıyla gösteri yaparak kurbanları çeken Silver ve Golden isimli iki denizkızı kardeşi konu alıyor. Belirtmek gerekirse filmde kullanılan denizkızı efsanesinin Ariel ile uzaktan yakından bir alakası yok. (Bu deniz yaratıkları erkekleri çekip onlarla seks yaptıktan sonra tabiri caizse onları diri diri yiyorlar.) Ama, bütün bunlar Silver gece kulübündeki gitaristlerden birine âşık olunca değişmeye başlıyor. Gitarist de Silver’a karşı duygular besleyince işler doğal olarak karışıyor. Fakat bu gitaristin bir farkı var: Silver ile seks yapmıyor.

Silver genç ve naif bir denizkızı olarak aşığının onayını almak için her yolu deniyor; aşkı hayatından tamamen çıkarmış ve erkekleri sadece bir besin olarak kullanan kız kardeşinden tamamen farklı olarak. Golden, kız kardeşini kendisini bir erkeğin onayını almak için değiştirmeye çalışması konusunda uyarsa da Silver sevgilisi için kuyruğunu bir çift bacakla değiştirmeye karar veriyor. Smoczynska burada bize bir kadının sevdiği kişi uğruna neleri göze alabileceğini neredeyse masalsı bir yolla anlatıyor. Bir erkek değişmesini istiyor ve sonucunda da kadın değişiyor fakat değişimi beğenmeyen erkek kadını bırakıp gidiyor. Bu neredeyse herkesin ilk aşkı deneyimlerken yaşadığı bir sorun ve Smoczynska bunu yıllardır süre gelen bir mitle harmanlıyor.

The Love Witch ile Anna Biller

Bütün bunlar olurken, bir başka kadın yönetmen korku sektörünü bir başka feminist filmle sallamaya devam ediyor. The Love Witch. Senarist, yönetmen, kostüm tasarımcısı ve yapımcı Anna Biller renklerle bezeli fakat karanlık ama aynı zamanda komik bir atmosferle çevirili bir hikâye anlatmayı başarıyor. Film Elaine isminde erkeklere büyüsü altına alan ve kendisine aşık eden bir cadıyı konu ediniyor. Erkekler cadımıza istenilen sonuçları vermediği zaman ise kendilerini ölü buluyorlar. Biller hiçbir şekilde Elaine’in hareketlerini onaylamıyor, bunun yerine bir kadının arzuları cinsiyetçiliğin bir aleti haline geldiğinde neler olduğunu gösteriyor.

Çok erken yaştan beri kafaları beyaz atlı prens masalıyla dolan ama kendi arzularını hiçbir zaman deneyimleyemeyen kızlarımız için adeta bir çıkış yolu sunuyor The Love Witch. Erkekleri mutlu etmenin kendisini mutlu edeceğini düşünen Elaine, her cinayetiyle bunun aslında doğru olmadığını da bir bakıma kanıtlamış oluyor. Aslında kendisi için bir şeyler isteyen Elaine’in kafası toplumun cinsiyet rolleri karşısında o kadar karışıyor ki, erkekleri mutlu etmenin kendisini mutlu edeceğine ve tamamlayacağına inanmaya başlıyor. Aynı zamanda bir bakıma The Lure’a benzeyen The Love Witch fark olarak cinsiyet rollerinin psikolojimizde yarattığı etkilere daha derin bir bakış atıyor. Bir kadını deliliğe, cinayete ve umutsuzluğa sürükleyebilen cinsiyet rolleri, tıpkı Elaine’e yaptıkları gibi.

Dünyayı farklı bir perspektiften görüp yorumlayan kadınlar için bir on yıl önce sinema endüstrisi hazır değildi ama görünen o ki insanlar bu perspektifleri beyaz perde de izlemek için artık hazır. Kadınlar kendi deneyimlerine dayanarak kocaman ve alışılmadık bir dünya yaratıp ürkütücü korku hikayelerine konu edebiliyorlar. Bu yeni dalga korku başarısından sonra yıllardır erkek zihninin etkisinin altında kalmış olan kategoride aslında, çok daha fazla kadın yönetmene ve onların hikayelerine ihtiyacımız olduğu apaçık ortada.