29.05.2016

Lauren Bacall’ın Anısına

Özlem KINAL

Islık çalmayı biliyorsun değil mi Steve?”

1944 yılında Howard Hawks’ın Ernest Hemingway’in romanından uyarladığı “Sahip Olmak Ya Da Olmamak’ta (To Have and Have Not)” bu replikle sesleniyordu Harry’ye, Marie “Slim” Browning karakterine hayat veren 19 yaşındaki Lauren Bacall. “Benimle olduğunda oynamak zorunda değilsin Steve. Bir şey demen de gerekmiyor, yapman da. Belki sadece ıslık çalabilirsin. Islık çalmayı biliyorsun değil mi Steve? Dudaklarını birleştirecek, üfleyeceksin.” Sinema tarihinin unutulmazları arasına giren bu replik aynı zamanda, “dayatılan güzellik normlarına yaslanmadan üretebilen, güçlü, bağımsız kadın” imgesini beyazperdeye taşıyacak yeni bir kadın profilinin de doğuşunu müjdeliyordu.

Yahudi göçmeni bir aileden geliyordu ama ne etnik ne de kadın kimliğiyle politik bir derdi olmadı; en azından bunların açıkça sözcülüğünü yapmadı 70 yıllık kariyeri boyunca. “L word” diyordu sadece. Annesinin soyadını sahne ismi olarak aldığında sonuna eklediği “L”yi ve liberal demokrat tavrını vurgulamak için. Hepsi bu.

Peki, neydi onu Hollywood’un Altın Çağı’nın ve hatta sonrasının feminist ikonlarından biri yapan? Hawks’ın yönlendirmesiyle 2 hafta boyunca eğittiği buğulu sesi, “altın oran”a yakın düzgün fiziği, gri-mavi gözleri, çenesini omzuna yaslayarak kamerayla kurduğu ilişki “The Look” efsanesini yaratırken hem de. Pekâlâ Hollywood’un talep ettiği “star” ışığına sahip “seksi ve güzel” kadındı. Diğer yandan ilk filmindeki rol arkadaşı Humphrey Bogart’la (sonradan The Big Sleep, 1946; Dark Passage, 1947 ve Key Largo’da, 1948 da birlikte rol alacaklardı) “Bogie”nin ölümüne kadar süren evliliği vardı. Özel hayatını kariyerinin önüne koyarak yılda sadece bir film yapması, “zor kadın” söylentilerinin yayılmasına neden oluyordu üstelik. Bogie’nin ardından verdiği bir röportajında “dul kadın olmak bir meslek değildir” diyordu. Ona göre özel alan politikti ve sadece “kendisi olmayı, kendi hayatını kendi seçimleriyle yaşamayı” önceliyordu, olan biten buydu. Yıllar sonra bir başka röportajında şöyle diyecekti; “Yüzünüz tüm hayatınızı yansıtır ve bundan gurur duymalısınız.” 89 yaşına kadar da böyle yaşadı. Yeni filmler yaptı, televizyon dizilerinde rol aldı, bir kez daha evlendi, bir çocuk daha yaptı. “Star”dı evet ama aynı zamanda kadınlarının “olmak istediği” kişiydi. Hayat verdiği karakterleri, duruşu, bakışı, tavrıyla toplumsal cinsiyet kodlarını taşıyan bir “persona” yarattı. Adı, 1944’ten bugüne Hollywood’un feminist ikonları arasında sayılan Bacall, kendisine atfedilen “efsane” tanımını kabul ise etmiyor, “efsaneler bir şey yapmazlar oysa ben hala üretiyorum” diyordu.

İki kez evlendi, üç çocuk yaptı. 90’larda yüzünü televizyona dönse de 2000’lerde Lars Von Trier’in “Dogville” ve “Manderlay”i gibi kült filmlere Bacall imzasını atmaya devam etti. “İlk kez kamera karşısına geçtiğimde heyecandan tüm vücudum titriyordu” diye aktardığı kamera korkusunu yenmek için içgüdüsel olarak yaptığı tek bir hareket, bir duruş, bir bakış alamet-i farikası oldu: “The Look”. Ama onun asıl alamet-i farikası; 70’in üzerinde yapım, onlarca ödül ve “öncü” kimliğiyle “kadınların sinema tarihi”ni yazanlar arasındaki yerini almış olmasıydı.

“The Mirror Has Two Faces”daki performansıyla Oscar’ı alamasa da, Akademi 13 yıl sonra yarım asırlık sanat yaşamını onur ödülü ile taçlandırdı. Aynı filmdeki performansıyla Altın Küre’yi de kucakladı. Broadway’de “Applause” ve “Woman of the Year” ile iki kez Tony ödülü aldı. 3 kitap yazdı; otobiyografisi “By Myself and Then Some” Amerikan Ulusal Kitap Vakfı tarafından “Ulusal Kitap Ödülü”ne değer bulundu. Yaşasaydı, muhtemelen Tom Konkle’ın filmi “Trouble is My Business”ta rol alarak kara film türüne dönüş yapacak, daha da önemlisi 89 yaşında yine beyazperde olacaktı.

*Locarno Film Festivali, festivalin kalbi Grande Piazza’da Lauren Bacall’ın “anısına” programına eklediği “The Big Sleep”i izleyicilerle buluşturuyor… Yıldızların altında yıldızlara selamla…