08.12.2018

Ölümcül Makineler: Her Kitaptan Film Olur mu?

                                                  Burak ŞEN

2000’lerin başında yayımlanan ve günümüze kadar ciddi bir okur kitlesine sahip olan, Philip Reeve’nin şahane bir hayal gücü ve politik alt metin ile yazdığı Yürüyen Kentler serisinin film olacağı yıllardır konuşulsa da hayli zor olduğu için rafa kaldırılmıştı. Daha sonra olaya PeterJackson el attı ve projeyi yeniden gündeme getirdi. Yönetmen koltuğuna Peter Jackson’ın oturacağı düşünülüyordu ama Jackson koltuğu güvendiği birine teslim etti. Kendisiyle Yüzüklerin Efendisi’nden Hobbit’e, King Kong’dan CennetimdenBakarken’e kadar sanat departmanında çalışan Christian Rivers. Rivers’ın hayli yetkin bir bakış açısı var ve bu filmin her karesinde mevcut. Gelgelim bir filmin omurgası senaryo üzerine kurulu olduğu için Rivers’ın referansları da kuru yanındaki yaş misali güme gidiyor

Diyaloglar Yüzünden Batan İçerik 

60 Dakika Savaşları denen korkunç olaydan yıllar sonra ülkelerin hareket edebilen makinelerin üzerine kurulu olduğu, büyük makinenin küçük makineyi yediği bir gelecekte Yazar grubunda Peter Jackson’ında bulunduğu senaryo ekibinin zayıf diyalogları, klişe akış ve karakter çözümlemeleri filmin dolu içeriğini de ne yazık ki keyiflendirmiyor. Philip Reeve’nin kurduğu distopya o kadara şahane ve içeriği o kadar geniş ki Christian Rivers da bunu perdeye aktarmak için özellikle görsellikle o kadar uğraş veriyor ki tüm bunlar filmi anca belli bir statüye getirebiliyor. Öyle ki karakterler ağızlarını açmadıkları zaman film zevkten dört köşe olacak bir vaziyete geliyor ama devreye diyaloglar girdiği zaman ne yazık ki filme dair tüm motivasyon düşüyor, film aşağılara çekiliyor. Karakterlerin duygusal dönüşümleri ve amaçları da sığ bir halde noktalanıyor. Hugo Weaving’in canlandırdığı kötü karakter Valentine’in emelinin tam olarak ne olduğunu anlamıyorsunuz ve karakter birden yok ediş safhasına geçtiğinde sizin için olan olaylar pek bir anlam ifade etmiyor.

Görsel Bir Şölen!

Filmin başarabildiği tek şey muazzam kalibredeki görselliği. Özellikle son yarım saati keyifle izliyorsunuz ama yine klişe materyaller yüzünüzü ekşitmeye sebebiyet veriyor. Son yıllardaki sıkıntılarımızı tasdikler nitelikteki zayıf senaryo ileride filmin şaheser olarak anılmasının önündeki en büyük engel. Derinliğe inmeye müsait olsa da bir türlü bunu istemeyen ve sığ bir şekilde yalnızca “bakın bu bu!” diyen senaryo sütün üzerindeki kaymağın tadını almanıza bile izin vermiyor! Yine de sinemada görülmeye değer.