20.04.2017

On Body and Soul: Ruh ve Beden Birlikte Rüya Görür

Ruh ve Beden Birlikte Rüya Görür

İlk filmi My Twentieth Century (1989) ile “Cannes Camera d’Or prize” ödülünü kazanan Macar yönetmen  Ildiko Enyedi, bu sefer alışılmadık bir romantik – dram- komedi ile arz-ı endam ediyor perdede. Senaryosunu da kendisinin yazdığı filmi “On Body and Soul / Ruh ve Beden ” Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü kazanmasının ardından, İstanbul Film Festivali kapsamında Türkiyeli sinemaseverler ile buluştu.

Kara mizah ve absürt sinema ile harmanlanmış senaryo, mezbahada çalışan bir grup insan portresi üzerinden ilerlerken, paralel gerçeklik olarak da rüyaların dünyasında, karlı bir kayın ormanından sahneler sunuyor. Sinemanın kesinlikle izlemesi en zor “kesim” sahnelerinden biri ile mezbahada başlayan film, ineğin gözüne zoom ile yola çıkıp, başının gövdeden ayrılmasını, koyu kırmızı kanın akışını, endüstriyel kesim aşamalarını saniye saniye gösteriyor. Bunlar izlemesi hiç kolay olmayan çekimler. Diğer yandan, “tezat sanatı” marifeti ile; huzur dolu, beyaz, karlı orman fonunda bir dişi bir erkek geyiği izlerken buluyoruz kendimizi. İki farklı hayvanlar dünyası gerçekçiliği, insanların hem en acımasız işleri en duygusuz şekilde yapıp hem de kişisel huzura kavuşmaya çalışmalarındaki tezatı da vurguluyor.

Karakterlerin Cinslikleri Üzerine Psikolojik Boyutlandırma

Birbirinden egzantrik mezbaha çalışanları ve dedikodu ile dolu iş ortamının tek düzeliğinden bunalmaya başladığımızda ise, iki yan hikâye ile canlanıyor senaryo. Bir yandan polisiye bir araştırma izlerken, diğer yandan en az “Her” filmi kadar garip ama romantik bir aşk hikâyesi belirginleşmeye başlıyor perdede. Beklenmedik davranışlar, karakterlerin nev-i şahsına münhasır cinslikleri üzerine eklenen psikolojik boyutlandırma filmi müthiş tad alınır bir hale getirirken, iki saatlik süresi akıp gidiyor kolayca…

Ildiko Enyedi garip, egzantrik, alışılmadık, iç buran ve zaman zaman acımasız bir aşk filmi yazmış ve yönetmiş. On Body and Soul (Testrol es lelekrol), Budapeşte’nin bir mezbehasında çalışan iki insan arasında ancak “rüyalarda” var olabilecek bir bağın nasıl gelişip, sevgiye dönüştüğünü izlediğimiz oldukça sıradışı bir film. Endre (Geza Morcsanyi) ile Maria (Alexandra Borbely) olağanüstü yazılmış ve oynanmış iki karakter. Birisi bir kolunu kullanamayan orta yaşlı finans müdürünü, diğeri otizm düzeyinde takıntılı bir kalite kontrol görevlisini canlandırıyor. İki insanın mükemmel olmayan “Ruh ve Beden” kompozisyonundan, mükemmel bir “Ruh ve Beden” kompozisyonu yaratmış Enyedi.

Filmin mezbaha sahneleri ile vahşi başlayan, karlı ormanda huzura gömülen, işyerinin monotonluğu ile yavaş ilerleyen temposu; bu iki kendine has karakterin bağının güçlenmesi ile kalp çarptıran bir devinime ulaşıyor. Ne sona doğru tavsayan, bilindik hâle gelen bir aşk var perdede, ne de alışılageldik sıradan karakterler.

Kara Mizah, Romantizm ve Drama

Kara mizah, romantizm ve drama ile ince ince örülmüş dokuması, müthiş yakın plan çekimleri, yönetmenin titizliğini ve ince ruhunu her an hissettiren hikâyesi ve elbette nefis oyunculukları ile, saatlerce etkisinden kurtulamadığımız bir film olmuş On Body and Soul. 

Filmin en güzel unsurlarından bir diğeri ise, İngiliz folk şarkıcısı Laura Marling’den dinlediğimiz “What He Wrote”.

Sinematograf Mate Herbai gerçek hayat ile paralel rüya evreni arasında benzer çekimler ile korelasyon kurarken; yönetmenin,  hikâyesini anlatırken acelesi olmadığını ve asıl amacının artistik olarak güçlü bir film çekmek olduğunu daha iyi anlıyoruz.

On Body and Soul, her açıdan benzersiz bir sinema deneyimi. Sinema sanatının hâlâ izleyicisini şaşırtma ve büyüleme potansiyelinin olduğunun en güzel örneklerinden biri…