19.11.2021

Pera Sohbet: Cem Özay

“İnsanları Hasta Eden, Toplumsal Yapıdaki Adaletsizliklerdir”

Yeni vizyon haftasında kendine yer bulan pek çok film seyircisiyle buluşmaya başladı. Haftanın dikkate değer işlerinden biri de Cem Özay’ın ilk uzun metrajı olan TRT ortak yapımı Af. Artvin’in Borçka ilçesine bağlı Gürcistan sınırında bulunan Macahel Vadisi’nin bir dağ köyünde çekilen film, dünya prömiyerini ise 33. Tokyo Film Festivali’nde gerçekleştirmişti. Başrollerinde Timur Acar, Emine Meyrem, Hakan Aslan, Yusuf Bayraktar ve Macit Koper’in yer aldığı film, geçimini bir dağ köyünde ağaç ticaretiyle sağlayan otoriter bir baba ile çocukları arasındaki çatışmaya odaklanıyor. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü tarafından desteklenen film, Antalya Film Forum’dan TRT Proje Geliştirme Özel Ödülü ile İstanbul Film Festivali Köprüde Buluşmalar’da Başka Sinema Dağıtım Ödülü’nü kazanmıştı.

Filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristi olan Cem Özay ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikâyesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum. Keyifli okumalar.

Af ile uzun metraj yolculuğunuza başladınız. Öncelikle filmin hikâyesinin nasıl ortaya çıktığından bahsedelim isterseniz.

Filmin çıkış noktası gerçek bir yaşam öyküsünden esinleniyor. Elbette sinema gözüyle seyreltilmiş ve düzenlenmiş bir öykü bu. Sinema sektöründe hazırlığını yaptığım bir projede dekor ustası bir çalışanın başından geçen trajik bir olay aslında.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Senaryo aşamasını da katarsak 4 yıla yayılan bir proje bu. Filmin genel sanat yönetimi, castı, hazırlık aşaması ve çekimleri 6 ay gibi bir zaman diliminde gerçekleşti. 6 hafta gibi bir sürede ise çekimleri tamamladık.

Filmin senaryosunu Tuğçe Öztabak ile yazarken, kurgusunu ise Sait Ali Demir ile gerçekleştirdiniz. Her iki aşamada farklı bakış açılarına sahip iki fikrin varlığı nasıl avantajlar sağladı?

Nitelikli bir sinema yapıtı üretmek, alanında uzman birçok birimin bir arada uyumlu çalışmasını sağlamakla mümkün olabilir zaten. Senaryo aşamasına bunun başlangıcı olarak bakarsak kurgu da filmi tamamlayan aslında bir yeniden yazım. İsmi geçen birimlerle ve diğer sanat branşlarıyla bu uyumu yakalayabildiğimiz için mutluyum.

Filminizin fon bulma süreci de sanırım tam istediğiniz gibi ilerledi. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı fonu, Antalya Film Forum’da alınan ödül, İstanbul Film Festivali’nin Köprüde Buluşmalar platformunda kazanılan Başka Sinema Dağıtım Ödülü ve TRT’nin ortak yapımcı olması elinizi nasıl rahatlattı? Fonlama sürecini kısaca paylaşabilir misiniz?

Bahsettiğiniz gibi hazırlık aşamasında projenin aldığı ödüller bizim motivasyonumuzu artıran önemli köşe taşlarıydı. Bunların en kıymetlisi de elbette filmin çekimi için gerekli ödeneğin sağlandığı T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı fonu ve TRT Ortak Yapım Desteği’ydi. Fakat film yapmak sanılanın aksine çok maliyetli bir süreç. Hele ki ilk filmi ortaya çıkarmak daha da zor. Bir film yapma hayali taşıyan yönetmen adayı bu gibi fonlardan beslenmediği sürece ilerleyebilmesi mümkün değil. Uluslararası fonlarda da durum biraz sizin yaptığınız ilk filme göre şekilleniyor. Küçük destekler dışında ilk filmini yapan bir yönetmene kimse büyük olanaklar sunmuyor. Bunun için en önemli nokta eldeki kısıtlı fon imkanlarını doğru kullanıp nitelikli bir eser ortaya çıkarabilmek. Umarım bunu başarabilmişizdir.

Geçimini bir dağ köyünde ağaç ticareti ile sağlayan otoriter bir baba ile çocukları arasındaki çatışmayı izliyoruz filmde. Bu da filmin ilk anından itibaren çatışma unsurunu ön plana çıkarıyor. Karakterler arasındaki çatışmayı kurarken üzerinde özellikle durduğunuz noktalar ne oldu?

Çehovyen hikâye anlatıcılığında karakterler mevcudiyetlerinin ne kadar büyük kırılmalara sebep olduğunu fark etmezler. Baba karakterimiz İmran için de durum bu aslında. Çocukları arasında sevgi paylaşımı konusunda adaletsiz davrandığını düşünmüyor. Böyle bir gündemi de yok. Ona sorsanız “Her şey olması gerektiği gibi” derdi size. Çocukların bir disiplinle yetişmeleri gerektiğinin önemini vurgulardı fakat onun farkında olmadığı bu sevgide adaletsizlik durumu aile içinde trajik bir vakanın yaşanmasına sebep oluyor. Asıl hikâye de burada başlıyor zaten. Kayıp duygusuyla başa çıkmaya çalışan İmran hiç düşünmediği duygusal çatışmaların ortasında buluyor kendini. Af teması da burada devreye giriyor. Yaşadığı trajik olayın üstesinden gelmeye çalışırken kendi hatalarını görebilmeye ve önce kendisini affetmeye ihtiyaç duyuyor.

Film, diyalog açısından çok yoğun bir anlatıma sahip değil. Duyguların yoğunlukta olduğu bir olay örgüsünü kurmak ve anlatımı gerçekleştirmenin sizi zorladığı noktalar oldu mu?

Film, kendi hikâyesi özelinde geniş diyaloglara ihtiyaç duymayan yapıya sahipti. Bunu illa ki böyle olsun diye yapmadık zaten, hislerimiz bizi oraya götürdü. Başlangıcından itibaren söze yaslanmak yerine psikolojik derinliği olan durumlara odaklanmayı tercih ettik. Bir babanın tek bir kelimesinin çocukların duygu dünyasında yarattığı hissi uzun uzun cümlelerle anlatamazsınız zaten. O bir andır. Kaldı ki taşrada yaşayan otoriter bir babanın çocuklarıyla kurduğu ilişki genellikle diyaloğa elverişli bir hal değildir. Hikâye anlatıcılığı konusunda da iyi kurgulanmış bir hikâyeden ziyade kendi küçük dünyasına odaklanmış bir hikâyeyi tercih ettik. Çünkü bu hikâyede asıl ihtiyaç duyulan “anlatılanlardan” çok “anlatamadıklarımızın” nelere sebep olduğuydu.

Kardeşler arasındaki kıskançlık ve çekişme, ilk insanlardan bu yana var olan ve kutsal kitaplarda da kendine yer bulmuş bir durum. Filminiz de omurgasını bunu üzerine kurarak bizlere Kabil ve Habil’in modern bir hikâyesini sunuyor. İnsanlık kadar tarihi eski bir konuyu işleme fikriniz bilinçli bir tercih miydi?

Habil-Kabil hikâyesi insanlık tarihindeki itilafın aileden başladığına vurgu yapan çok kadim bir dinsel mitoloji. Ana hikâyesi baba ve iki erkek çocuk arasındaki çatışma olan Af filminin konusu itibarıyla bu mitolojik hikâyeden izler taşıması da çok beklendik bir durum. Ama biz bundan özellikle kaçınmaya çalıştık çünkü Habil-Kabil hikâyesinde asıl çatışma babanın çocuklar arasında adaletsiz tutum takınmasından kaynaklı bir etki ile gelişmiyor. Kardeşlerin birbiri arasındaki kıskançlığı ve çekememezliği daha önde fakat bizim hikâyemizde babanın tutumu her şeyin başlamasına sebep olan en önemli etki. Modern yaşamda çekirdek aile yapısı içinde işin bu kısmına odaklanmak bizin anlatımız açısından çok önemliydi. Buradan günümüz aile hayatına ve dahi toplumsal yapısına daha fazla dokunmak istedik.

Filmde iki kardeşin babalarının gözüne girme ve onun onayını alma noktasındaki çekişmelerine de yol açan babanın küçük çocuğuna olan yakınlığına tanık oluyoruz ilk anlarda. Filmin hikâyesini daha etkili anlatabilmek adına gözlem yaptığınız durumlar oldu mu?

Birebir özel bir vaka gözlemim olmadı fakat hikâyedeki bu durumu düşündükçe etrafındaki aile ilişkilerinde bu duruma daha fazla dikkat kesildiğimi fark ettim.

Affetme, affedilme, suçluluk ve dışlanma gibi ahlakın uç sınırlarında yer alan pek çok kavrama yer veriyorsunuz filmde. Sizce insanoğlu suç işlemeye ve kötü olmaya doğuştan mı sahip yoksa sonradan mı kazanıyor?

Hiçbir insanın kötü olmak vasıflı bir varoluşla hayata geldiğini düşünmüyorum. İnsanları hasta eden, toplumsal yapıdaki adaletsizliklerdir. İnsan yetiştiği yerden izler taşır. Kötü olan birinde kötü olmadığını düşünenlerin de etkisi vardır.

Timur Acar’ın filmdeki ağırlığı rahatlıkla hissediliyor. Sertliğini, sinirini ve diğer duygularını yansıtma noktasında rolüne başarılı bir şekilde girmiş. Bunda tiyatro altyapısı olmasının da büyük önemi var hiç kuşku yok ki. Oyuncu yönetimi konusunda sizin dikkat ettiğiniz noktalar nelerdi? Çocuk oyuncularınızla çalışmak kolay oldu mu?

Timur tiyatro altyapısının iyi olmasının yanında sezgileri çok güçlü bir oyuncu. Bir oyuncu için bunun çok önemli olduğunu düşünürüm. Yönetmenin işini çok kolaylaştıran bir durum bu.

Çocuklara oyuncu olarak değil çocuk olarak yaklaştık. Senaryoyu okutmadık mesela. Senaryodaki ağır trajik durum kafalarını karıştırabilirdi çünkü. Her sahnede yapmaları gerekenleri onlara durumu açıklayarak hazırlamaya çalıştık. Çok memnun kaldığımız bir verim aldık.

Filmin çekimlerinin yapıldığı coğrafya size ne gibi zorluklar yaşattı?

Lojistik ihtiyaçların karşılanmasındaki zorluk dışında cennet gibi bir coğrafyaydı.

Filmde karakterlerin duygularını yansıtan müzikler yerine doğanın fırtına, yağmur, şimşek ve diğer seslerinden faydalanmışsınız. Bu da son derece doğru bir tercih olmuş. Bu tercihinizde filmi kırsal bir bölgede çekmenizin getirdiği avantaj etkili oldu mu?

Müzik bir filmin dünyasını güçlendirmek için çok önemli bir unsur fakat en başından beri bizim filmimizde olmaması gerektiğini düşündüm. Çünkü psikolojik derinliği fazlaca ağır olan sahnelerin duygusunu dışarıdan gelen bir etkenle farklı yöne çekmek istemedik. Zor bir karardı ama sonuçtan biz de memnunuz.

Film, seyircisine sunduğu güzel manzaralarla da oldukça cömert davranıyor. Görüntü yönetmenliğini üstlenen Sebastian Weber ile yollarınız nasıl kesişti?

Sebastian ile sektörde yapımcılık yapan bir arkadaşım aracılığıyla tanıştım. En başından beri bakış açılarımızın uyuşması onunla çalışmamız gerektiği konusundaki yolu da açmış oldu.

İlk uzun metrajınızda “Şu noktayı daha iyi yapabilirdim” dediğiniz yerler oldu mu? Bu film size ne gibi tecrübeler kazandırdı?

Sinema bir eser tamamlandığında biten bir iş değildir. Tıpkı hafızamızdaki bir anı gibi yaşamaya devam eder. Onu her tekrar izlediğinizde yapılabilecek farklı şeyler olduğunu hissedersiniz. Bu da sanatı güzel yapan şey zaten. En önemli tecrübem bu bakış açısını kazanmaktı.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız uzun metraj projeniz bulunuyor mu?

Var tabii. Sadece ne olduğunu ben de bilmiyorum.