07.02.2018

Pera Sohbet: Fatih Akın

Fatih Akın ile “In The Fade”, Diane Kruger ve Neo-Naziler Üzerine

Röp: Bilge Ebiri

“Bunun için saldırıya uğrayabilirim ama kimin umrunda”

Türk-Alman yönetmen Fatih Akın kenara itilmiş tarihten bir kariyer kurdu. 2004’teki şaheseri Head-on’da farklı aile yapısından gelen bir erkekle kadının tehlikeli fakat aynı zamanda tutkulu ilişkisini anlattı. 2009’daki Soul Kitchen’da Yunan kardeşlerin Hamburg’da bir restaurantı işletme çabalarını işledi. 2002’deki Solino, bizi Almanya’daki İtalya göçmeni ailenin hayatlarına sürükledi. 2014’teki The Cut ile Osmanlı’nın küçülme döneminde yaşayan Ermeni bir gencin hayatını betimledi. Yönetmen en son filmi In The Fade’de Diane Kruger Türk kocası ve oğlu neo-Naziler tarafından öldürüldükten sonra yas ile mücadele ederken bir yandan adaletin peşinde olan Hamburglu kadını canlandırıyor. Geçtiğimiz mayıs Cannes’da ilk defa Almanca bir filmde oynamış Diane Kruger’e “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü” getirmesiyle kendini kanıtlayan film, Golden Globe’da “En İyi Yabancı Film” ödülüne layık görüldü.

“In the Fade” aklınıza nasıl geldi?

Almanya’da neo-Nazilerin yükselişiyle, onların ve ırkçıların nasıl toplumun merkezine yerleştiğiyle ilgili birçok problemimiz var. Onlar dazlaklardı, aptallardı ve şiddete eğilimlilerdi. Peki ya şimdi ne giyiyorlar? Nasıl gözüküyorlar, nasıl konuşuyorlar? Şimdi, hepsi çok zekiler. Sözde NSU (National Socialist Underground) cinayetlerimiz vardı. 2000 ile 2007 yılları arasında, ikisi erkek biri kadın üç kişilik bir neo-Nazi grubu on kişiyi öldürdü. Sekizi Türk ya da Kürt, biri Yunan kökenli dokuzu göçmen biri ise Alman polisiydi. Ve 2011’e kadar polis, halk ve basın bu cinayetlerin Türk mafyası tarafından işlendiğini düşündü.

Bütün kurbanlar aynı silahla öldürüldüğü ve Türk oldukları için insanlar “Bunlar uyuşturucu satıcıları olmalı ya da seks işçiliğiyle bir alakaları olmalı” dediler. İşte bu toplumun ırkçı yüzüdür. Kasım 2011’de bu cinayetlerin bu grup tarafından işlendiği ortaya çıktı. Ve bu başarılı bir polis soruşturması sayesinde değil rastgele bir şekilde ortaya çıktı. Bütün bunları öğrendiğimde çok sinirlendim. Öncelikle, bu insanların olası bir hedefi olabilirdim. İkincisi kardeşim kurbanlardan birini tanıyordu. Bizim muhitimizdendi. Yani, bana çok yakındı. Öfkemi ve korkumu ifade etmeliydim.

Duruşma hala devam ediyor. Bu yüzden benim filmim kurgu filmi. Ve bir de gerçek dava benim filmimden çok daha karmaşık. Yani bir yandan yönetmen olarak bu gerilim filmi için güzel bir materyaldi. Diğer yandan ise bu Alman toplumunun ortasına attığımda konuşmak zorunda kalacakları bir şeydi. Bizler olayları unutmakta, konuşmamakta ya da ilgilenmemekte çok iyiyiz. Bu yüzden sadece her zaman ulaşabildiğim izleyiciye değil Almanya’da da büyük bir izleyiciye ulaşabilecek kadar popüler bir film yapmaya çalıştım. Çoğunluğu klasik gerilim filmi konusunu izliyor. Kurbanın “Hayır, bu neo-Nazilerin işi.” dediği fakat kimsenin ona inanmadığı türden.

Benzerleri burada da oluyor. Her zaman bir saldırı olduğunda, insanlar direkt Işid terör örgütünü düşünüyor. “Müslüman mıydı? Göçmen miydi?” Fakat Amerika’daki saldırıların birçoğu bunlardan kaynaklı değil. 2017’deki terör saldırıların çoğunluğu beyaz ırkçılardan geliyor. Ancak toplum hikâyenin aslını hiç anlatmıyor. Böyle bir filmin yayınlanmasını sağlamak zor muydu?

Hayır. Yani evet ve hayır. Filmin alakadarlığı yardımcı oldu. İnsanların konuştuğu bu: “Film güncel.” ya da “Günümüz hakkında.” ve dürüst olmak gerekirse fikir aklıma ilk doksanlı yıllarda gelmişti. Mölln ya da Solingen hakkında bir şey biliyor musunuz bilmiyorum. Almanya’daki iki küçük şehirler. İki Almanya’nın bir olduğu zamandan iki üç yıl sonra, aşırı milliyetçilerin sayısı artmıştı. Ve dazlak kafalı insanlar Türklerin yaşadığı evlere Molotof kokteylleri fırlatıyorlardı. Sekiz kadın ve çocuk öldürdüler.

Türk olarak bu hikâyeleri duymamış olmam çok şaşırtıcı.

Siz burdasınız (Amerika) ve Almanlar bu konuya çok fazla dikkat çekmek istemedi. Yani ben ergenliğimden beri ya da yirmili yaşlarımdan beri öfkemi ve korkumu film üzerinden aktarmak istedim. Ancak bu biraz zaman aldı çünkü, film her ne kadar kurbanın tarafından olayı anlatsa da çok fazla kurban olayı yapmak istemedim. “Ah, bizler zavallı göçmenleriz,” ve “Lütfen bizlerle ilgilenin” gibi, anlarsınız ya. Bu çok önemliydi. Bu onurla ilgili bir şeydi. Ve bunu eğlenceli yapmak istedim ki bu yeterince zorlu bir şey. Özellikle Almanya’da konu Nazilere gelince liberal basın ve film eleştirmenleri gibi ne yaptığınızı yakından gözlemleyen insanlar var. Ne yaptığınızı çok iyi bilmeniz ve doğru açıyı seçmeniz gerekiyor. Ve ben buna hazır değildim. Didaktik olmak da istemedim. Bu hikaye üzerine çalışmak için kendimi tanımam biraz zaman aldı.

Aslında “In the Fade” üç farklı janra arasında sıçrıyor. İlk bölümde Katja’nın yasına yer veriyorsunuz. Duygusal açıdan yorucu ve çok güçlü bir kısım. Birçok yönetmen bu kadar ileri gitmeye korkabilir çünkü bu acımasızca. Bir süre böyle olmasının, sonra mahkeme ve intikam bölümüne gelinmesindeki kararı merak ediyorum.

Çok fazla dozunu kaçırmadan.. Filmi gerçekten analiz ettiğiniz zaman, her şey ayrıntılarla ilgili. Filmi her kısmında, gerçekten detaylarla ilgili, detaylar hikayenin gitmesini sağlıyor. O kısmın o kadar süre yer almasındaki karar, Cannes’da birinin dediği gibi, “yas pornosu” yapmak değildi. Niyet seyirciyi böyle bir durum üzerinden ağlatmak değildi. İlk kısmın nasıl bittiğini biliyorsunuz değil mi?

O (Diane Kruger) küvetteyken..

Evet. Küvette. Ve ben onu oraya gidişini inanılır yapmalıydım. Seyirci bu adıma inanmalıydı. Bu birincisi. İkincisi ise; benim de çocuklarım var. Çocuklarınız olmasa bile bunu anlayabilirsiniz. Ancak özellikle çocuklarınız varsa, bu konularda dürüst olmanız gerek. Bu olabilecek en büyük kabus. Ve bunun kabus olduğunu göstermelisiniz. Bunu lanet bir korku filmi gibi olduğunu göstermelisiniz.

Sonra, bunu kağıda skeç olarak yansıttığımda, dedim ki duruşma kısmı ikinci kısmı bittiği gibi bitecek… bunu nasıl inanılır yapacaksın? Liberal Alman basınını bunun olduğuna nasıl ikna edebilirsin? Böylece duruşma uzadı da uzadı.

Yasal ayrıntıları doğrulamak için çok fazla araştırma yapmak zorunda kaldınız mı?

Evet. Daha önceden bahsettiğim gibi, gerçek duruşma hâlâ Münih’te devam ediyor. Ben çok kez Münih’te, duruşmadaydım. Çok sıkıcıydı. Ve arkasındaki sistemi anladım. Kurbanların çoğu Türk insanı ya da göçmendi ve duygusal olarak dahil olmuşlardı. Fakat duruşma bunun tamamen karşıtını yapıyordu; duygudan tamamen yoksundu. Belki böylesi doğru olandır. Belki de böyle olması gerekiyordur,anlarsınız ya? Fakat kurbanlar gerçek, onların duyguları var ve belki de bunu gerçek fakat aynı zamanda duygusal yapmak benim işimdir.

Hangi noktada Diane Kruger dahil oldu? O (Diane Kruger) harika fakat bütün bu duyguyu göz önünde bulundurarak bu işin altından kalkabilecek göze çarpan bir aktör gerektiren bir film yaptınız. Bu riskli gözüküyor.

Diane konusunda çok şanslıyım çünkü bir şekilde bu iç güdüsel bir karardı. Daha senaryo elimde yokken Diane gündeme geldi. Dediğim gibi, hikayeyi yirmi yıldır yazmaya çalışıyordum, fakat genel hatlarıyla tüm süreç aklımdaydı. On veya on iki sayfalık senaryo ve belki iki sayfa da karakter tanımı vardı. Diane’e yolladım.

Bunu yazarken, “Tamam bunun için iyi bir aktriste ihtiyacım var, kime rolü verebilirim?” diye düşünüyordum. Her zamanki isimler geldi aklıma, bilirsiniz normal Alman aktrisler. Ve hiçbiri yeterince çekici gelmedi. Ya da yeterince özel. Ya da gerçeküstü. Ve sonra Diane geldi aklıma. Ona materyali yolladım ve “Tamam, kesin hayır diyecek.” diye düşündüm. Hemen cevap verdi ve bayıldığını söyledi, fakat o da bu konuda korkuyordu. Bu mütevazı ama istekli bir cevaptı.

Paris’e gittim. Beni yemeğe davet etti. Kendi yapmıştı. Ve Paris’e gelirken birçok önyargım vardı. Yani, Diane “O”ydu… Toplantıdan sonra ödevimi yaptım ve onun harika yanını keşfettim. Diğer yönetmenler bunu benden önce yapmıştı, ben ilk değilim. Tarantino’nun Inglourious Basterds filminde harikaydı. Ve büyük bir sürü film yaptı fakat ben görmemiştim. Paris’e geldim ve Diane ile tanıştım, belki kendini karaktere hazırlayacak kadar akıllıydı, kötü saç günü, sıfır makyaj, bol kıyafetler..,ve o karakterdeydi. İçgüdüm haklı çıktı: O doğruydu. Sonra bütün filmlerini izlemeye başladım. “Meslektaşlarım onu nasıl çekmişler? Doğru açı ne, kötü açı ne?” ve onun ne kadar iyi bir aktris olduğunu gördüm.

Duygularla çok iyi fakat aynı zamanda düşünceyi iletmede de çok iyi. Ne yapacak ne yapmayacak diye düşündüğünü izlediğimiz sahnelerin çoğu kelimesizdi. Ekranda bunu düşünmek ve ilginç kılmak bayağı nadir bir şey.

Ondan (Kruger) çok şey öğrendim. Bir oyuncuyla aramdaki mesafeyi gerçekten nasıl kullanacağımı öğrendim. Birçok soru soruyordu sözlü olarak ya da sözsüz. Benim bütün işim buydu. Güven, özgürlük, danışmanlık anlamında mesafe. Kendisine duygularıyla zarar vermemesi için onunla ilgilenmek. Korkusuzluğun mesafesi, utandırıcı bir şey olmaması için diye. Laboratuvar gibiydi. Bir şeyleri çözmeye çalışıyorduk, bir şeyler deniyorduk ve onun (Kruger) her zaman fikri ve önerisi vardı. Tecrübeme göre bir yönetmen için iki tür film vardır. İlki gerçekten her şeyi yönetmeniz gerektiği filmler, her küçük kararın farkında olmanız gerektiği filmler. Bazı geçmiş filmlerim böylelerdi. Ve sonra kendi kendine olan filmler var. Filmin kendi ruhu vardır ve artık sizle hiçbir alakası yoktur. Kendi yoluna gider ve eğer akıllıysanız serbest bırakırsınız. Aklınızdaki yolu izlemesi için zorlamazsınız. Ve bu film de böyle bir filmdi.

Son çekimle tepetaklak denizi gösteriyorsunuz, buna hemen bir tepki vermiştim, belirli çeşitte bir anlam geldi aklıma.

Resmi çevirdiğimde, bunu üretim sürecinden sonra yaptım. Çekimi çok sıkıcı, uzun buldum. Editörüme gittim “Çekimi ters çevirebiliyor muyuz? Eğer gökyüzünü tersine çevirirsek ne olur?” dedim ve hemen yaptık ve böyle doğru olduğunu biliyorduk. Fakat başta böyle bir şey planlamamıştık.

Bu filmi benim için başka bir şeye dönüştürüyor. Çünkü baktığımda ve kendi kendime düşündüğümde, başka bir dünyanın ters çevrilmiş yanı gibi bir hisle izledim ve bu dünyada da Diane Kruger gibi gözükmeyen ama canı acıyan ve adalet bulamayan insanlar var. Aniden aslında siz İslami ekstremlikten hiç bahsetmediniz ve tüm bu modern diğer şeyler şimdi mantıklı geliyor. Çünkü ters dönmüş bir dünyada bambaşka bir hikaye olabilirdi.

Evet, aynen öyle. Çevirdiğimiz zaman, görsel olarak düzenleme odasında tüm sorulara cevap bulduğumuz bir andı. Bir şekilde o an her şey çözüldü.

Peki ya başlık?

“In The Fade”i mi kastediyorsunuz? Almanca olan başlıktan daha zor bir başlık. Almanca’da “Aus dem Nichts” olarak geçiyor.

Nasıl çevriliyor?

Aslında tam çevirilmiyor. Aynı etkiyle değil. Direkt çevirirseniz, “Geceden” ya da “Gecenin İçinden” gibi bir şey oluyor. Ancak “Aus dem Nichts” Almanca’da etkisi olan bir başlık. Bu üç kelimede bir güç var. “Gegen die Wand” gibi. Çeviremeyeceğiniz üç kelime. “Head-On” ile aynı değil. Bazen Alman filmlerinin İngilizce’ye birebir çevirilerini sevmiyorum. “The Lives of Others” bilir misiniz? Almanca’da aynı değil mesela. “Das Leben der Aderen” şiirsel. “The Lives of Others” , afedersiniz ama, bok gibi. Yani kendi kimliği olan bir başlık arıyordum. Queens of the Stone Age dinliyordum sıkça ve Josh Homme filmin müziğini yazdı. Bir şarkı kullandım fakat şarkıyı sonradan çıkardım. Ve bu şarkının adı “In The Fade” idi.

Almanya’da In the Fade’e tepki ne oldu?

Çoğunlukla olumlu. Ki bu beni biraz şaşırttı. Doğrusu beklediğim ve umduğum anlaşmazlık çıkaran bir şey olmasıydı. İyi eleştirileri olan bir filme güvenmeyin. Ve ben de kışkırtmak istediğimden, Cannes’dan sonra Almanya’da değil küresel olarak birçok insanın filmle sıkıntısı oldu. “Neden katiller Müslüman değil?” Bunun gibi şeyler ortaya çıktı. Bunun liberal basından gelmesine oldukça şaşırdım. Ancak Almanya’da genellikle olumluydu. Diane Almanya’daki tepkiler için önemliydi, çünkü bir nevi memleketine dönen kayıp kız çocuğu gibi görüldü. Ek olarak Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanınca birden Almanya’da sevilmezken herkes onunla gurur duydu ve film hakkında merakları arttı.

Türkiye’ye sık sık gidiyor musunuz?

2014’ün aralığındaki The Cut filminin prömiyerinden beri hiç gitmedim. Yani üç yıldır Türkiye’de bulunmadım. Bundan önce sık sık giderdim. Orada sosyal bir ağım var, Instagram ve Twitter gibi şeyler ve çoğu takipçim Türkiye’den. Çoğu takipçim Türkiye’den kadınlar. Ve bu çok yakışıklı veya çekici olduğumdan değil (gülüyor). Bence yaptığım iş, ki dürüstlük ve özgürlük hakkında , bir şekilde bu insanlara dokunuyor. Orada seyircim olduğu için çok ama çok mutluyum.

The Cut filmine olan tepkiden dolayı mı geri dönmediniz?

Sadece o değil. Öyle bir filmin gösterimi bugünlerde daha zor. Ancak o zamanlar şu an olduğu kadar zor değildi. Şimdi “hain” dediğiniz kişi oldum. Toplumsal düşman. The Cut’tan dolayı, Gezi Parkı olaylarını desteklediğimden dolayı, Kuzey Suriye’de Kürt özgürlük mücadelecilerini anlatan film yapacağımı ilan ettiğimden dolayı. Böylelikle insanlar deliye döndü. Işid’i desteklemek doğru fakat Kürt özgürlük mücadelecilerini desteklemek değilmiş gibi. Türkiye’deki insanlar bana soru sorarsalar ne yapabilirim? Yalan söyleyebilirim ya da olaylardan bahsetmeyerek korkak olabilirim. Ya da gerçeği söyleyebilirim. Ve ben gerçeği söylerim. Bunun için saldırıya uğrayabilirim ama kimin umurunda. Her zaman gerçekle çalışmaya değer.

                                                                                                                               www.villagevoice.com