15.08.2017

ANALİZ: Rezervuar Köpekleri

Yener Kök

Quentin Tarantino, 1992 yılında çektiği ilk filmle sinemanın gidişatını değiştirmiş ve bir nevi “Tarantino dönemi”ni başlatmıştı. Bu savın önemli bir bölümü filmin dramatik yapısıyla ilgili, zira sinema tarihinde neredeyse yüz yıl boyunca karizmatik mafya babalarının, trajedi kahramanlarını hatırlatan büyük gangsterlerin etrafında ellerinde silahlarla boy gösteren, fazla konuşmayan, büyük laflar etmeyen, büyük işler çevirmeyen “rezervuar köpekleri”ni başrole terfi ettirmiş ve daha açılış sahnesinden itibaren onları “konuşturmaya” başlamıştı. Aslında Tarantino’nun en büyük referans kaynaklarından biri olan Martin Scorsese ta 1973’te “Mean Streets” ile bu yolu açan kişiydi belki de ama Tarantino (Madonna’nın şarkılarından bahseden, bahşiş vermenin etik bir tartışmasını yapan, havadan-sudan bahseden kahramanlarıyla) o tavrı bir adım ileri götürüyor, aynı zamanda Fransız Yeni Dalgası ve 70’lerin üslupçu Amerikan yönetmenlerinden aldığı ilhamla kendi özel karışımını ve orijinal tarzını daha ilk filminde yaratmayı başarıyordu.

“Reservoir Dogs” bugün pek çok kişinin favorilerinden biri ve Amerikan Bağımsız Sineması’nın 90’larda yaptığı büyük atılımın da fitilini ateşleyen film aynı zamanda. Klasikleşmiş pek çok sahnesi var ve bunların belki de en etkileyici olanı, soyguncu bir çetenin içine sızan polisi canlandıran Tim Roth’un, çete tarafından kabulünde kilit rol oynayan (uydurma) hikâyeyi anlattığı sahne diyebiliriz.

Sahnenin öncesinde Roth, sivil polis olan arkadaşı Randy Brooks’tan hızlandırılmış bir ders alır (o, bu konularda fazlasıyla tecrübeli ve rahat görünmektedir). Brooks ona tek yapması gerekenin kelimeleri ezberlemek yerine hikâyenin ‘ruhunu’ idrak etmek, onu bir nevi içselleştirmek ve hiç durmadan “anlatmak, anlatmak, anlatmak” olduğunu söyler. Sonra Roth’un kendi dairesinde çalışmaya başladığı bölüme bağlanırız.

Lineer bir şekilde düşünürsek olaylar şu şekilde gelişecektir: Roth önce rolü için uzun uzun prova yapacak, sonra arkadaşı ile buluşup hangi aşamada olduğunu ona gösterecek ve en sonunda da bu hikâyeyi çetenin elebaşı Lawrence Tierney ve iş arkadaşı (oğlu) Chris Penn’e anlatacaktır (hatta anlattığı sahnede Harvey Keitel de onlarla birliktedir). Sinema tarihinde çekilen filmlerin neredeyse tamamı bu sahneleri peşi sıra gösterir, araya bir sürü gereksiz diyalog ekler ve bunun için belki 10, belki 15 dakika harcamak zorunda kalırdı muhtemelen ama Tarantino, yazının başında da belirttiğimiz gibi görsel ilhamını her şeyden önce Fransız Yeni Dalga sinemasından alan, o filmlerin her birini (tabir caiz ise) yalayıp yurmuş biri olarak 4 ayrı mekân ve zamanda cereyan eden bu sahneyi olağanüstü bir kurgu numarasıyla birkaç dakikada anlatıp bitirir.

Başlangıçta gerçekten de Roth dairesinde hikâyeyi ezberlemeye başlar. Söylediklerine uygun bir “tavır” da takınarak öyküyü içselleştirmeye çalışmaktadır ve derken, konuşması kesilmeden, bir sokakta grafitti’lerle her yanı boyanmış ‘sahne’ benzeri bir yerde tek kişilik seyircisine (Brooks) hikâyeyi anlatmaya devam ettiğini görürüz. Buradaki bölüm de bir süre devam eder ve yine, konuşması hiç kesilmeden bu kez hikâyeyi Tierney, Penn ve Keitel’e anlattığı, yani asıl ‘sahne’ye çıktığı gece kulübüne kesme yaparız. Ses bandında herhangi bir kesinti olmadan Roth’un hikâye konusunda ustalaştığı neredeyse iki haftalık bir süreci iki dakikada geçmiş durumdayızdır artık.

Ama Tarantino’nun numarası burada bitmez. Uydurma hikâyenin en absürd ve gerilimli yerinde Roth’un bir umumî tuvalette, elinde uyuşturucu çantasıyla dört polis ve onların köpeğiyle baş başa kaldığı bir kısım vardır. Tarantino önce genel durumu gösterir, biz tuvaletteki görüntüleri seyrederken Roth dış ses olarak konuşmaya devam etmektedir ve birden, konuşması yine bölünmeden bu kez hikâyeyi o tuvalette, polislerin gözünün içine bakarak ve sahnenin tüm gerilimini onlara (ve bize) geçirerek anlatmaya devam ettiğini görürüz. Kamera, mekândaki gerilimle bağlantılı olarak etrafında 360 derecelik bir tur atar ve daha sonra Roth susar, tuvalette geçen bu bölümün devamını bu kez sadece görüntülerle seyretmeye devam ederiz.

Hikâyenin yalan olduğunu en başından beri bilmemize rağmen bu muhteşem kurgu numarasıyla Tarantino sadece çetenin elemanlarını değil, biz seyircileri de gerçekliğine inandırmış ve kandırmıştır. Bir taşla neredeyse iki elin parmakları kadar kuş vuran genç sinemacı, o dönemlerde kendisine mesafeli yaklaşan eleştirmenlerin iddia ettiği gibi sadece iyi bir yazar değil, aynı zamanda sinema tarihine (olabilecek son raddede) hâkim, çok ama çok iyi bir yönetmen olduğunu açıkça göstermiştir.