06.05.2016

SİNEFİL GÜNLÜĞÜ: L’emploi du Temps (2001)

Toplumun tamamına yakını için iş konusundaki görüşler aşağı yukarı aynıdır. Sahip olmak istenen şeylerin parayla elde edilebilir olmasından dolayı, insanların bir işte çalışıp para kazanması mecburi görünür. Tabii, Epikür’ünkü gibi bir komün hayatı sürülmeyecekse… Zamanla gelire göre ihtiyaçlar ve beklentiler artar ve daha fazla paraya ihiyaç duyulur, dolayısıyla daha fazla çalışmaya… Tuzlu bir su gibi, içtikçe daha fazla susarız. Modern hayatın insana yaptığı bu seçenekli dayatma, bizi sürekli içine çeker ve zaman zaman var oluşumuzu da sorgulamamıza yol açar. Tabii çok çalışınca düşünmeye de pek vakit kalmayacağından, çoğu zaman içinde bulunduğumuz durumu bütünüyle anlamak için, bir şimşek çakması gerekebilir.

Sinema da bu konuyu değişik yönlerden, çeşitli filmlerde ele almıştır. Elia Kazan’ın The Arrangement (1969) adlı filminin henüz açılış sahnesinde, zengin işadamı Eddie (Kirk Douglas) de son model Porsche arabasını bir tırın altına sürüp intihar eder. Fakat kazadan hafif yaralı biçimde kurtulur ve bir süre konuşmadan sadece düşünür. Bundan sonra çalışmayacağını ve parasını çoğaltmak için hiçbir şey yapmayacağını anlatır karısına. Artık ne istediğini biliyordur; zenginlik, zevk-sefa ve paranın bir sonucuna dönüşmüş iş adamı Eddie olmamak…

“Çalışmak bir talihsizliktir Saturno. Söylendiği gibi bunun bizi onurlandırdığı falan yok, sadece daha fazla zengin olmalarını sağlıyor bizi sömürenlerin. Bak bana, çalışmıyorum. Asılacağımı bilsem de çalışmam! Tamam, belki çok üst düzeyde yaşayamıyorum; ama çalışmadan da hayatımı idame edebiliyorum.”  Diye konuşur Luis Bunuel’in Tristana’sındaki, idealist burjuva Don Lope. O da çalışmak istemeyen bir erkektir.

Ermanno Olmi’nin Il Posto (1961) filminde bu sefer, ailesinin de baskısıyla, bir mağazada görüp çok beğendiği trençkotu almak için prestijli bir şirkette işe girmeye çalışan delikanlının, sancılı büyüme hikayesine tanık oluruz.

Yine, Little Children (2006) ve Harsh Times (2005) gibi filmlerde de ‘çalışmayan/çalışmak istemeyen’ koca, erkek karakterleri görürüz.

Toplumun bir erkek için belirlediği kalıp bellidir: Önce iyi bir eğitim, daha sonra iyi bir iş, iyi bir koca, iyi bir baba ve türün devamlılığı, toplumun değerlerine sadık ve ona uyumlu bir birey olunması. Tabii bütün bunların içinde, bu kalıptaki bir yaşamı devam ettirebilmeniz için, gününüzün uyumak dışında kalan bölümünün neredeyse tamamını geçireceğiniz bir işinizin olması gerekir. Yoksa, beklentileri karşılayamaz ve farklılaşırsınız. Vincent, modern bir erkeğin sahip olmak isteyeceği sözde her şeye sahiptir: 11 yıldır önemli bir danışmanlık şirketinde çalışmaktadır, orta düzey bir yöneticidir, bir evi, bir eşi ve üç sağlıklı çocuğu vardır. Her şey çok güzeldir görünürde, herkes o’nu sever; ama bir gün sosyal statüsünü elinde tutmasını sağlayan işinden kovulur.

 Peki Vincent, bunu ailesine nasıl açıklayacaktır? Vincent, durumu ailesine açıklayamaz ve yalana başvurmayı tercih eder. Her gün işe gidiyormuş gibi evden çıkar, arabasıyla şehri dolaşır, şirketlerin boş bekleme salonlarında oturur, arabasında uyur, parklarda vakit geçirir ve akşamları da hiçbir şey olmamış gibi evine döner. Yaşadığı dünyanın yapaylığı ve çevresindeki herkesin kendisinden beklentileri yüzünden yalanlarına devam eder, hatta kendisine Birleşmiş Milletler’de önemli bir görev teklifi geldiğini söyler, anne-babasının da olduğu bir kutlama yemeği bile yapılır. Ama bu durum nereye kadar devam edebilir? Vincent, mali çıkmazdan da olmayan mevkiisini kullanacağını söyleyip, arkadaşlarının parasını değerlendirme adı altında dolandırıcılığa kadar varacak bir dizi geçici çözümle çıkmaya çalışacak ve gitgide daha da dibe batacaktır.

Artık ‘başarılı evlat’ ‘örnek bir aile babası’ ‘adam gibi adam’ ‘ideal koca’ rollerine duyduğu tiksinti, Vincent’i bir hayal dünyasına ve manevi bir felakete doğru sürükleyecektir.

1999’daki ‘İnsan Kaynakları’ adlı filminden sonra, bu filminde de benzer bir konuyla karşımıza çıkan Laurent Cantet’e birçok festivalde adaylık ve ödül getiren bu çarpıcı film, hep görmezden gelinmiş bir felaketi, gözler önüne serer.