02.02.2018

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri

Martin McDonagh, Oscar’lı kısa filmi Six Shooter ve In Bruges filmleriyle kendine özgü bir sinema dili yarattı ve kariyerine harika bir giriş yaptı. Daha sonra Seven Psychopaths’la karşımıza çıkan yönetmen, yine başarılı bir işe imza attı ve beklentileri de bir hayli yükseltti. Bu beklentiyle izlediğimiz Three Billboards Outside Ebbing, Missouri beklentileri karşılamakla kalmayıp nazarımda yılın en iyisi anlamına da gelmekte. Kızı tecavüze uğrayıp öldürülen bir kadının adalet arayışını ve emniyet teşkilatını harekete geçirmek için başvurduğu yöntemleri odağına alan film, ırkçılık, kadının gücü, sistemin boşlukları ve intikam hırsı gibi konulara da değiniyor. Aynı zamanda çok iyi bir senarist olan McDonagh, bu anlamda matematiği kuvvetli bir işe imza atıyor ve gücünün en önemli kısmını da buradan elde ediyor.

Senarist ve yönetmen olarak filme hayat veren McDonagh’dan her şeyden önce bahsetmek gerek. Filmografisinin tamamına baktığımızda McDonagh’ın karakterlerini oluşturmadaki ustalığının ön planda olduğunu söyleyebiliriz. Bu filmde de bunu rahatlıkla görüyoruz. Adaleti kendi arayan ve bunun için bütün kasabayı harekete geçiren güçlü bir kadın karakterimiz var. Soru işareti yok, belirsizliği yok. Hatta sinema tarihindeki en keskin karakterlerden biri. Bu rol için dünya üzerinde Frances McDormand’dan daha iyisi de bulunamazdı herhalde. Keza diğer bütün karakterler için de aynı keskinlikten bahsedebiliriz. Hal böyleyken film, karakter odaklı filmleri ve anlatımı seven izleyiciler için harika bir deneyim.

McDonagh’ın yetenekleri elbette bununla sınırlı değil. Atmosfer becerisi üst düzey olan yönetmen, filmlerinin geçtiği mekanları ve tümüyle kasabaları/şehirleri de neredeyse başrole yerleştirmekte ustalıklı işler yapıyor. In Bruges filminden sonra bu kente tatil yapanların sayısı eminim ki filmden önce giden sinemaseverlerin sayısından oldukça fazla. Bu filmde de bunu görebiliyoruz. Zaten bulunan kasaba üzerinde ilerleyen hikâye bu sayede yine başrole oturuyor. Kasabanın girişindeki panolardan meydandaki karakola kadar kasabayı da gidip görmüşçesine tezahür edebiliyoruz. Böylece, karakterleri keskin olan, mekanları da detaylı kullanan bir sinema dili bize gerçekçilik konusunda sorun yaşatmıyor. Hikâyeye girebilmek ve empati kurabilmek dediğimiz mesele oldukça kolaylaşıyor.


Adalet, Irkçılık ve Diğer Meseleler…

Filmin en büyük meselesi elbette “adalet” arayışı. Kızı için gerekenin yapılmadığını düşünen Mildred Heyes karakteri, üç büyük panoya polis teşkilatını hedef alan reklamlar veriyor ve onların hareketlenmesini sağlıyor. Burada kadın üzerinden, kadının gücü ve direnişi hakkında çok güzel söylemler mevcut. Erkeklerin dünyasında tek başına bir kadının bile başarabileceği çok şey mevcut. Sadece biraz inanmak ve “zaman geldi” diyebilmek önemli. Bu karakter McDormand’ın oyunculuğuyla da birleşince ortaya idol olarak alınabilecek bir portre çıkmış oluyor. Tabii bu durum, adaletin esas aranması gereken yerde vahim şekilde işliyor. Elinden geleni yaptığını düşünen, aralarında ırkçıları barındıran bir kurum ne kadar başarılı olabilir? Burada sistemin o hep dile getirdiğimiz ve artık tartışılması klişe olan boşlukları devreye giriyor. Sadece polisler üzerinden de değil tümüyle bir sisteme bakış mevcut ve bu alt metinlerle de hikâyeye steril bir şekilde yedirilmiş durumda. Hatta fiziksel eyleme kadar aleni bir eleştiri ve gönderme mevcut. Burada ırkçı bir polisin aklandığı sonucu üzerinden tartışmalar mevcut ama izleyenler filmin finalini hatırladığında ya da yeni izleyecekler gördüğünde hiç de öyle bir aklanma ya da muazzam bir dönüşüm olmadığını anlayacaklar. İntikamı arayış ve verilen kararlar izleyicinin de kendisini sorgulamasına sebep verirken, karakterler için kurulan umutlar da biraz suya düşüyor. Böylece; “final” için verilen karar ve örülen hikâye gerçekçilik konusunda en doğru karar oluyor!

Bütün bunların kara mizahla harmanlanması da filmdeki gibi gerçek hayatta da durumun traji-komik bir hal aldığını bize hissettiriyor.


Performanslar da Yılın En İyisi

Filmin bu yönlerine bir de oyuncuların harika performansları eklenince başyapıta yakın bir sonuç ortaya çıkıyor doğal olarak. Frances McDormand’ın olağanüstü oyunu, gelmiş geçmiş en iyilerden biri anlamına geliyor. Mildred Heyes gibi güçlü, her şeyin boş olduğunu düşünen ve isyankar bir karakter için daha evvel de belirttiğim üzere McDormand’dan iyisi bulunamaz. Umarım Oscar gecesi onun alıştığımız ama sıra dışı hallerini tekrar sahnede görme fırsatı elde ederiz.

Son yıllarda artarak formunu sürdüren Woody Harrelson da haklı Oscar adaylığını aldı ve filmin az süresine rağmen en önemli karakterlerinden biri olmayı başardı. Bunda elbette her göründüğü an sunduğu harika performansının etkisi büyük ama bu alanda Sam Rockwell bir adım önde. Siniri, aptallığı, değişimi ve kötülüğü aynı filmde bu kadar muazzam hayat geçirmek her baba yiğidin harcı değil. Çok filmde oynamasından dolayı eleştirilen Rockwell, her daim harika işlere de imza atıyor. Bu da onun  en iyilerinden biri ve Oscar’ı umarum hakkıyla kazanacak

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri benim nazarımda yılın en iyi filmi. Ne anlattığını bilen, dolandırmadan anlatan ve bunu ortaya koyarken hikâyenin bütün elementlerini layığıyla kullanan bir film. Senaryosundan sinematografisine, harika kurgusundan Carter Burwell imzalı etkileyici müziklerine kadar da kusursuz bir iş. Kara komedi unsurlarından dolayı eleştirdiği şeyleri gerçekleştiriyor gibi görünme tuzağına rağmen de kafada hiçbir soru işareti bırakmıyor. Martin McDonagh da yavaş yavaş modern sinemanın en iyileri arasına girmeyi hak ediyor…