02.06.2020

Toni Erdmann: Modernizmin Katı Dünyasında Bir Direniş Biçimi Olarak Mizah

Gülşah Yiğit

“Mizahı Kaybetmeyin”

Adını ilk olarak The Forest for the Trees (2003) ve Everyone Else (2009) filmleriyle duyuran başarılı Alman yönetmen Maren Ade, Cannes Film Festivali’nde büyük beğeni toplayan kara komedisi Toni Erdmann (2016) ile modernizmin katı dünyasına mizahıyla direnen bir baba ve onun kurumsal mekanizmalara “ciddiyetle” sıkışmış kızının mesafeli ilişkisine oldukça etkileyici bir yaklaşım sunuyor.

Winfried (Peter Simonischek), modern dünyanın kişisel çıkarlara dayalı sahte ilişkilerine şakacı mizacıyla direnen muzip ve yalnız bir piyano öğretmenidir. Bu mizahi direnişinde kendisine eşlik eden yegâne araçlarıysa; gömlek cebinden hiç ayırmadığı takma dişleri ile karmakarışık bir peruktur. Bunlarla, bazen hayatında bir daha hiç görmeyeceği bir postacıya türlü muziplikler yaparken, bazen de kurumsal dünyadaki asık suratların ciddiyet maskesini düşürmeye yeltenir. Winfried için yaşamın her anı oyuna dönüştürülebilir, büyük bir ciddiyetle ‘hayatın anlamı’nın peşinden koşmak saçmadır, zira hayatın anlamı ‘o an’ kavranamayacak kadar karmaşıktır.

Bir baba ve kızı

Kızı Ines (Sandra Hüller) ise babasının aksine hayatı oldukça ciddiye alan, dünyaya yalnızca kurumsal gözlüklerle bakmayı becerebilen, hırslı bir iş kadınıdır. Kurduğu yapay ve tecimsel ilişkiler içerisinde kişiliğini ve mutluluğunu kaybetmiş bir modern birey olarak gördüğümüz Ines, her şeyi birer meta olarak değerlendirme eğilimindedir, insanları bile. Babasının mevcut düzene ve verili kimliklere karşı olan marjinal tavrına karşı Ines’in tüm hayatı, sisteme ayak uydurmaya odaklanmış durumdadır. Ortada ‘kendine ait’ bir hayatı kalmayan Ines, modern toplumun pratikleri ve kurumları arasında sıkıştığının farkında bile değildir.

Tam da bu noktada yeterince olgun ve “normal” olmadığını düşündüğü babası ya da onun Dr. Jekyll versiyonu olan Tony Erdmann devreye girer. Tony Erdmann; Winfried’in oynamayı pek sevdiği karakterlerden biridir. Bazen Winfried’in hapisten yeni çıkmış kardeşi, bazen bir yaşam koçu, bazense Almanya Büyükelçisi olarak karşımıza çıkabilir. Aslında “Tony Erdmann”, Winfried’in gerek resmi gerek gündelik hayatta bizden istenen, “bekleneni yapma” totaliterisine karşı başlattığı bir isyan, bir meydan okumadır. Kahramanımızın şimdiki görevi ise kızı Ines’in hayatına ayna tutmaktır.

Maren Ade, zıt kutuplardaki baba-kızın bol çatışmalı ve mesafeli ilişkisini, bilindik bir çerçeveden uzak, yer yer çarpıcı bir duygusallıkla yer yer seyirciyi rahatsız eden absürt mizahıyla ele alarak izleyeni, farklı bir dram-komedinin içine çekiyor. Bu baba kız ilişkisinin arka planındaysa; modern yaşamdaki çelişkiler, kapitalizmin getirdiği bireysellik yanılgısı, kurumsal ilişkilerdeki davranış ve ahlak kuralları gibi pek çok konuyu ve en önemlisi de mizahın hayatlarımızdaki yerini usulca, göze sokmadan tartışmayı başarıyor. Film izleyicisinin kulağına adeta, Winfried’in sesinden, “Mizahı kaybetmeyin.” diye fısıldıyor.

Modern Dünya vs. Karnaval Dünyası

Rus filozof Bakhtin, Orta çağ insanlarının ikili bir yaşam sürdüklerinden söz eder; resmi yaşam ve karnaval yaşamı. Ona göre dünyanın bu iki boyutu; “ciddi” ve “gülen” boyutlar, insanların bilinçlerinde bir arada bulunmaktadır. Resmi yaşam otoritenin hüküm sürdüğü, baskın kurumların bulunduğu ve birtakım normlara uymanın zorunlu olduğu alanken, karnaval yaşamı ise bunun tam tersi, var olan tüm normların yerle bir olduğu, hiyerarşinin adete tepetaklak olduğu bir yaşam alanıdır. Karnavallarda normal zamanların aksine gülme, eğlenme, yeme, içme ve hatta cinsellik bile bir serbestiyet içinde olduğundan dini ve siyasi otoriteye bir karşı çıkışı da beraberinde getirmektedir. Maren Ade, filminde bu iki dünyadan da karakterler sunarak izleyiciyi çok katmanlı bir çatışmanın içerisine çekiyor. Kuşak çatışması, baba kız ilişkileri derken, Winfried ve Ines’in ilişkileri üzerinden bir de modern dünya ve karnaval dünyası çatışmasını izliyoruz.

Filmin ilk dakikalarından itibaren düzen bozucu ve norm yıkıcı hallerine şahitlik ettiğimiz Winfried tam bir karnavalesk karakter olarak karşımıza çıkıyor. Filmin açılış sahnesinde kapıya gelen postacıya yaptığı, “bombalı paket” şakalarından, okulda emekliye ayrılan meslektaşına düzenlediği veda konserine kadar Winfried, görmeye alıştığımız kimseye benzemiyor. Bu muzip piyano öğretmeninin, konser için seçtiği; “Bugün varım, yarın yokum.” sözlerine sahip şarkı aslında onun plansız, anı yaşayan ve anlık reaksiyonlara sığınan hayat felsefesine de oldukça uygun. Ayrıca konserin anonsu sırasında kullanılan; “Hiçbir şey yapmayıp istirahat etmek daha iyidir.” alıntısı ise yine Winfried’in hayat felsefesini es geçmiyor.

21. yüzyıl mizahı

Konserin ardından kızının doğum günü için çekirdek ailesiyle buluşan Winfried, burada kızı Ines’in, ailesine beş dakika bile ayıramayan bir işkoliğe dönüştüğünü fark ediyor ve can dostu köpeğinin de vefatı üzerine kızının çalıştığı Romanya’ya gidip onunla ilişkilerini sağlamlaştırmaya karar veriyor. Babasının bu ziyaretinden pek de memnun olmayan Ines, Bakhtin’in ‘resmi yaşam’ olarak ifade ettiği bizim, yazıda ‘modern dünya’ dediğimiz yaşayış ve kavrayışın dört başı mamur bir temsilcisi; çalıştığı küresel firmada yükselebilmek adına her türlü fedakarlığı yapmış ve tüm verili kimlikleri üzerine geçirmiş bir genç kadın. İçinde bulunduğu erkek egemen ve salt çıkarlar üzerine kurulu dünyada, hayatta kalabilmek adına duygularını bastırmış ve ikiyüzlülüğü bir iş üniforması gibi üzerine geçirmiş olan Ines, yarattığı bu sahte kimliği, babasının yanında dahi bir an olsun bırakamıyor. Zira babasının da kendisine “Kimsin sen?” diye sorduğu bir kendine yabancılaşma hali içerisinde ve sahip olduğu nevrotik ruh hali bunun pek de farkında olmadığını gösteriyor.

Zaten bu ziyaretin ilk dakikalarından itibaren bilinen tüm davranış kalıplarını yerle yeksan edip, türlü şakalar ve muzipliklerle kızını yeterince sinirlendirmiş olan Winfried, çok geçmeden onun katı kapitalist çıkarlarla çevrili dünyasına dahil olamayacağını anlıyor ve devreye Toni Erdmann’ı sokuyor. Toni Erdmann; komik dişleri, darmadağınık saçları ve özensiz giysileriyle bazen bir iş adamı, bazen yaşam koçu, bazense Almanya Başkonsolosu olarak kızının etrafında aniden beliriveriyor. Bu özensiz haliyle de daha en baştan, temsil ettiği kişilerin toplumsal görünümlerine ilişkin genel değerleri hiçe sayıyor. Film boyunca modern yaşamın samimiyetsiz, iki yüzlü, duygusallıktan ve güldürüden uzak yanlarını işaret etmeye devam eden Toni Erdmann, sonunda Ines’in de mizaha, muzipliklere ve anı yaşamaya dair bakış açısını değiştirmeyi başararak, izleyiciye eşsiz bir 21. yüzyıl mizahı sunuyor.