28.05.2017

SİNEFİL GÜNLÜĞÜ: Wuthering Heights (2011)

Ali ÇALIŞKAN

İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden Emily Bronte’nin 30 yıllık yaşamında yazdığı tek kitap olan “Wuthering Heights”,  intikamın çarpıcı bir şekilde yorumlandığı bir aşk romanı olarak anılır. Bronte’nin ölümsüz eseri, evlatlık Heathcliff ile Catherine’nin küçük yaşlardan gençlik yıllarına doğru uzanan aşk öyküsünü anlatır. Ama bildiğimiz aşk öykülerinden daha farklıdır bu. Belki de bu ilişkiyi en iyi anlatan şey, Kate Bush’un, kırmızı elbisesiyle arz-ı endam ettiği (nam-ı diğer Cathy) bir videoya sahip olan “Wuthering Heights” isimli şarkısında geçen bir sözdür; “I hated you. I loved you too.” 

Tam anlamıyla yeşermeyen, yeşeremeyen bu aşkın arasına en çok karakterleri öykü boyunca kuşatan, gurur, kibir ve intikam duygusu girer;  hem tepelerdeki buluşmalarla temsil edilen tutkulu bir aşk, hem de bir nefret ilişkisidir bu. Bronte birbirine zıt gibi görünen  iki kurban karakter yaratmıştır. Kitabın sinemaya uyarlaması da –metnin beyazperdeye uygunluğunu düşünürsek- elbette kaçınılmazdır.

Özellikle kendi kuşağının en yetenekli yönetmenlerinden William Wyler’ın 1939 tarihli uyarlaması,  başrole Laurence Olivier ve Merle Oberon’u getirir. Eserdeki ‘pencerenin ardında üşüyen hayalet’ metaforu etkileyici bir şekilde resmedilir filmde. Araya başka yorumlamalar da girer elbette. Bizde Metin Erksan “Ölmeyen Aşk” isimli, Yeşilçam soslu bir adaptasyona imza atmıştır. Kartal Tibet ve Nilüfer Koçyiğit’in iki başkaraktere hayat verdiği film hem Yeşilçam geleneğinden beslenir hem de Erksan’ın farklı arayışlara yönelişinin ipuçlarını taşır.

Ama yine de, “Red Road” ve “Fish Tank” gibi feminist sinemaya iki önemli film kazandıran İngiliz Andrea Arnold’un 2011 tarihli uyarlaması, kitabın ‘ruhunu’ tam anlamıyla yansıtan film aslında. Öncelikle Arnold’un, eseri belli açılardan yenileme ve artık tekrarlanmış temalarına kendi bakış açısını katma anlayışıyla yola çıktığını söylemek mümkün.  Joe Wright’ın “Anna Karenina”da Tolstoy’un eserine getirdiği modern yaklaşımı, burada hem görsel hem de metinsel açıdan görüyoruz.  En başta, küçük yaşlarda sahiplenilen Heathcliff’in siyahi bir karakter olarak temsil edilmesi örneğin hikayedeki sınıf çatışması temasını daha güçlü bir omurga üzerine oturtuyor.

Öyküde  Earnshaw ailesinin evinde üvey kardeş olmanın dışında bir nevi hizmetkar olarak da çalışan Heathcliff,  Cathy’e duyduğu ilgi yüzünden kendi içinde kıvılcımlanmalar yaşıyordu, evi terk ettiği süreye değin… Heathcliff’in gelgitli dünyası, fevri hareketleri ve öfkesi, kendine, en az rüzgarın ya da uğultuların sesi kadar yer buluyor filmde. 

En önemlisi de Arnold’un hikayeyi anlatırken başvurduğu yolun modern edebiyat uyarlamaları adına yenilikçi bir duruş taşıması. Arnold bu yolda biraz fedakarlık yapıyor ama ortaya çıkan sonuca bakarsak  kazandığı bonus puanlar da bir o kadar fazla. Hikayede rahatsız edici bir biçimde olmasa da var olan duygusal ton filmde varlığını pek hissettiremiyor. Genelde iki karakterin hastalıklı ve ikircikli aşk evrenine odaklanırken, görsel tercihlerini ve atmosferi öne çıkarıyor yönetmen. Mavi  tonların sıklıkla kullanıldığı filtrelerle ve yer yer titreyen omuz kamerasıyla, çok iyi bildiğimiz bir hikayeye yabancılaştırıcı bir etki katıyor Arnold.

Kırsalın yağmurlu, sisli, boğucu atmosferi bu görsel stilin yardımıyla depresif bir yöne kayıp filmi bir korku filmivari bir tekinsizliğe yaklaştırıyor. Diyaloglardan az yararlanılıp, onların yerine rüzgarın başı çektiği bir ‘ses kuşağı’ dilleniyor. Karakterler doğayla bütünleşip rüzgarın ardında ayakları yere sağlam basan vücutlar haline geliyor, fazla konuşmasalar da. İngiltere kırsalının hem hayran bırakan hem de ürküten tarafı, bu aşk-nefret hikayesinin altında yatan marazı daha da belirginleştiriyor ve kartpostal benzeri karelerle parlayan ‘puslu doğa’, yani mekan, “Wuthering Heights”ın ana karakterlerinden biri oluveriyor. Diyalogların karelerin arasında karıştığı, genelde sessizliğin daha fazla yer kapladığı sahnelerde mekanın da yardımıyla karakterlerin iç dünyaları çarpıcı bir biçimde nefes alıyor soluk karelerde.

Arnold, filmi tekinsiz bir atmosfer ve şiirsel bir anlatımla sararak, çok iyi bildiğimiz bir öyküyü sanki ilk kez izliyormuşçasına tepki vereceğimiz bir biçimde perdeye aktarmış sonuç olarak . Oyuncu yönetiminden senaryoya, Robbie Ryan’ın mükemmel sinematografisinden kurguya değin bir sanat filminin kılıfına sokulan “Wuthering Heights”ın, eserin belli hatlarını yapıbozuma uğratan yenilikçi, Avrupai ve modern bir yorum kazandığını söyleyebiliriz.

Son olarak, Andrea Arnold’un filme serpiştirdiği kadınsal dokunuşlarına da değinmeden geçmeyelim.  Arnold, bir gençlik öyküsü olan “Fish Tank”de ya da soğuk duş etkisi yaratan bir seks sahnesinin damga vurduğu “Red Road”da sinemasında hakim olacağını sezdiğimiz temalarını son filminde fazlaca keskinleştirmiş. Örneklemek gerekirse; ‘erkeğin’ (Heathcliff’in) ruh halinde şiddetli bir biçimde baskın çıkan ‘intikam’ alarmı , kadında (Cathy) daha depresif ve melankolik bir keder duygusuna doğru bırakıyor kendini. Bu iki farklı ruh halinin çatışması filme, varlığını hissettiğimiz ama tensel olamayan bir cinsel elektriklenme de katıyor aslında…