06.04.2018

Yönetmen Koltuğu: Ingmar Bergman

Sevgisiz Bir Çocukluk

1918 yılında İsveç’in Uppsala kentinde doğan Ingmar Bergman, Luteryan bir papazın ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Bergman, papaz bir babanın oğlu olmaktan dolayı katı bir disiplin ile büyümek zorunda kalmıştır. Mükemmelliyetçi ve mesafeli anne ve babasından beklediği ilgiyi göremedikçe öfkesini abisine ve küçük kız kardeşine yönlendirmiş, sinsi planlar yapmaktan geri durmamıştır. Doğduğunda bile annesi hasta olduğu için başka bir sütanneden emmek zorunda kalan, çok zor bir bebeklik geçiren Bergman, çocukluğunda her başı sıkıştığında soluğu anneannesinin yanında almıştır. Annesi ve babası ile olan husumeti hiç dinmemiş, annesinden yönetmenken bile tokat yemiş biridir Bergman.  Annesinden, babasından göremediği sevgiyi kardeşlerine de hissedememiştir üstelik. Zira bilemediği bir şeyi başkasına nasıl gösterebilsin ki?

İşte Bergman’ın hayata gözlerini açar açmaz yaşam ile ilgili ilk izlenimleri ve deneyimleri yönetmen olduğunda ona vazgeçemediği malzemeleri olur. Filmografisini baştan sona değerlendirecek olursak; sorunlu ebeveyn çocuk ve sorunlu kardeş ilişkileri her daim karşılar bizi. Lakin bir baba-oğul ya da anne-oğul ilişkisi değil de anne-kız ilişkisini tercih eder daha çok. Bunun sebebi olarak öncelikle annesi ile daha çok dertli olduğu görülebilir. Çünkü her ne kadar babasından daha çok nefret etse de onunla yaşarken her şeyi konuşarak büyük oranda halletmiş,  neden olduğu yaralarını sarmayı bilmiştir. Fakat annede bunu yapamamıştır. Sebep ne olursa olsun Bergman filmografisinin temelleri açısından önem taşıyan; sorunlu aile ilişkileri, ailenin kendi arasında çatışması, aradaki derin sessizlik, güç savaşı, kıskançlık ve daha niceleri onun bizzat hayatının ürünleridir.

Ölene Kadar Sinema

Bergman, aile ile geçirdiği yılların ardından on altı yaşında öğrenci değiştirme programı ile Almanya’ya gider ve burada Nazi fikriyle tanışarak kendini kaptırır. Neyse ki savaştan sonra Nazilerin gerçek yüzünü gören Bergman, çok büyük hayal kırıklığına uğrar. Hatta önceleri gerçekleri kabul etmek bile istemez. Bu talihsiz sürecin ardından İsveç’te üniversiteye başlayan Bergman, tiyatro ile tanışır. Ve hiç ayrılmamak üzere yollarını birleştirir bu sanatla. Tiyatro yönetmenliğinde kısa zamanda başarılı işlere imza atarak isminin tüm ülkede duyulmasını sağlar. Bu sırada yazdığı senaryonun da filme çekilip çok beğenilmesi ona sinemanın kapılarını da ardına kadar açar. Böylece Bergman, ölene kadar ayrılmayacağı sinema ve tiyatro ile hayatını birleştirmiş olur. Her ne kadar ödüllere boğulan filmi Fanny ve Alexander’dan sonra sinemayı bıraktığını, artık yönetmenlik yapmayacağını söylese de birçok meslektaşı gibi söylediklerini uygulayamaz. Ölene kadar çoğunlukla tv için olsa da film çekmeye devam eder.

Yirmi sekiz yaşında başladığı yönetmenlik kariyerinde sayısız ödül alan, ölmeden önce yaşayan en büyük  yönetmen unvanını alan Bergman, birçok yönetmeni derinden etkilemiş, yol göstermiştir. Ona hayranlığını ve bağlılığını göstermeyen isim yok denecek kadar azdır. Peki, onu böylesine bir başarıya götüren sinemasının alâmetifarikaları nelerdi? Öncelikle kendine vazgeçemediği çok yetenekli oyuncular bulur. Ki Liv Ullmann ve Max von Sydow’u Bergman filmlerinden ayrı düşünmek bile imkânsızdır adeta. Yine Bibi Anderson’u da buna dâhil edebiliriz. Bergman, bu oyuncuları, yarattığı birbirinden farklı karaktere hayat vermeleri için yıllarca sinemasının yapı taşları yapmıştır.

Tanrı Yok!

Filmlerinde hep Tanrı’yı aramış, inanmak istemiş ama bir türlü başaramamıştır. Filmleriyle bir nevi sesli düşünen Bergman, ne zaman varoluş sancılarına maruz kalsa sonunda hep Tanrı’nın olmadığı fikrinde sabitlendiğini görmüştür. Her ne kadar imanı güçlü olan karakterleri daha huzurlu ve mutlu çizse de yolunu sorgulamaktan ve aramaktan ayırmamıştır. Papaz bir babanın oğlu olarak ağır bir dini eğitimden geçen Bergman, asla önüne sunulan hazıra konmamış, aramaktan, sorgulamaktan vazgeçmemiştir. Aşağıdaki videoda bizzat kendi ağzıyla belirtir Tanrı’nın olmadığını. Yine diğer videoda da Tanrı’nın olmadığını bir papazın dile getirdiği Kış Işığı filminden hafızalara kazınan sahne var. Bergman’ın temsili olan papaz bakın neler diyor.

Maskelerden Arınmak

Din ve toplumsal rollerin içine hapsedilen karakterlerinin yüzlerine geçirmek zorunda oldukları maskelerini ifşa eder Bergman ayrıca. Maskelerden onları kurtarmaya, gölgeleriyle savaşmaya yönlendirir. Tüm bunlar için de geçmişe dönülmesinin en mantıklı yol olduğuna kanaat getirmiş olacak ki filmlerinde hep bir geriye bakış vardır. Gerek Yaban Çilekleri’nde gerekse Güz Sonatı’nda bunu oldukça net görebiliriz. Genelde bu geçmişe bakan, maskeleriyle, gölgeleriyle savaşmaya çalışan karakterler kadın olur en önemlisi. Bergman, nadiren bu yükü erkek karakterlerinin (Kış Işığı ve Yedinci Mühür) üzerine bindirse de kadın karakterlerin yükü hiç bitmez. Bu çatışma kimi zaman öz anne ile kimi zaman da kız kardeşle vuku bulur üstelik.

Sürekli karakterlerin kendi iç dünyalarıyla, geçmişleri ve aileleriyle yaşanan sorunlar, Bergman sinemasının dış dünyaya, toplumsal meselelere kapılarının kapalı olduğu anlamına gelmemeli elbette. Bergman’ı bu şekilde eleştirenlerin büyük bir yanılgı içinde olduğu bir gerçek. Utanç filminde Bergman’ın her şeyden uzak kalmaya çalışan evli çifti nasıl eleştirdiğini unutmak ne mümkün.

Yüzlerde Kaybolmak

Dış mekândan çok kapalı mekânları seven Bergman, zaman konusunda da çok tasarrufludur. Genelde bir günde ya da bir gecede geçen hikâyeleri ile biliriz onu. Ne lafı çok uzatmayı ne de geniş bir alana yayılmayı sever. Sonuçta hangi delikte olursa olsun, hangi zamanda geçerse geçsin, hangi cinsiyetin sorunu olursa olsun insanlığın sorunları hep aynıdır. Değişmez… Sinemada rengi sevmeyen Bergman, önemli olanın doğru ışık kullanmak olduğunu hep dile getirmiştir. Fakat bir süre sonra o da renkli film çekmeye başlamış ve birçok yönetmen gibi kırmızı rengine olan aşkının önüne geçememiştir.

Farklı kamera açılarını da çokça deneyen Bergman, asıl yakın yüz çekimleri ile bilinir. Yüzlerdeki ifadenin gücünü biz seyircilere tam anlamıyla yedirir. Yüzlerin aslında her şeyi dile getirdiğine inanır. Müzik kullanımından ise hep kaçınan Bergman, seyircinin filmleriyle özdeşlik kurmasını değil aksine yabancılaşmasını ister. Bu nedenle kimi zaman Persona’da olduğu gibi daha film başlamadan rahatsız edici görüntülerle seyircinin filme mesafeli durmasını ya da Güz Sonatı’nda olduğu gibi kameraya bakarak konuşan karakter nedeniyle izlenilenlerin seyirci tarafından bir film olduğunun bilincine varılması istenir. Açı karşı açının yine seyirciyi hikâyeye kaptırma tılsımından da uzak durur. Tek bir yüzde kalıp sadece o yüzün hislerine odaklanmamızı ister. Persona’da iki yüzdeki ifadeyi de incelememizi istediği için Bergman’ın aynı sahneyi iki kere farklı yüzlere odaklanarak tekrarladığı unutulmamalı.

Filmlerini ne seyirci ne eleştirmen ne para,pul ne de ödüller ya da ölümsüz olmak için değil sadece kendi için yapan Bergman, kendi sorularına filmlerinde çözüm aramış, bir nevi kendi hayat yolculuğunu tamamlamıştır. Muhtemelen Funny ve Alexander ile bu yolculuğunu tamamlamış olduğuna inanır Bergman. Ne mutlu ona ki bu yolculuğu tamamladıktan sonra bu dünyadan ayrılır. Aşağıda yine Bergman’ın kendisi ile seyircisi arasındaki ilişkiye dair bir öykü anlatırken dinleyebilirsiniz. Bergman’ın filmlerini ne için yaptığını daha net anlamak açısından önemli. Sonra da Bergman’ın yüzüncü yalı dolayısıyla 37. İstanbul Film Festivali‘nde gösterilecek dokuz eseri ile ilgili konuşalım istedim.

*Filmler kronolojik olarak sıralanmıştır.