01.06.2016

Züccaciye Dükkânında Bir Sinefil – 1

Efendim, züccaciye dükkânımızı bugün itibariyle açmış bulunmaktayız. Her pazartesi, mümkün olduğu sürece tabii, dükkânımızdan birkaç parçayı allayıp pullayıp vitrine bırakacağız alasınız diye; açılışımızı da savaş döneminde geçen ve kuvvetli alt metinlere sahip The Sand Pebbles, The Train ve Casualties of War ile yapmayı uygun gördük. Kırıp dökmeden, acele etmeden dolaşın dükkânımızda, hepimize yetecek kadar film var ne de olsa.

The Sand Pebbles (1966)

The Sound of Music ve West Side Story ile zirve yapan usta yönetmen Robert Wise’in elinden çıkan The Sand Pebbles, 1926 yılında Orta Çin’de görev yapan bir Amerikan gambotunun yaşadıkları üzerinden savaşa ve sömürgeciliğe dair sarf ettiği sözlerle dikkat çekiyor. Kaosun hüküm sürdüğü Çin’in nehirlerinde etliye sütlüye karışmadan vakit öldüren ve dolaştığı topraklar gibi kendini kaosa teslim eden San Pablo gemisinin, başlayan halk isyanının sonucunda bir nefret figürüne dönüşmesi ve o ana kadar içsel sıkıntılarla boğuşan bahriyelilerin savaşla barış, yaşamla ölüm gidip gelmeye başlaması üzerinden milliyetçilik, sömürgecilik, hümanizm, varlık, fazilet gibi hususlarda izleyici zihin açıcı tecrübelerle baş başa bırakan The Sand Pebbles, gerek ele aldığı coğrafya gerek katmanlı yapısıyla ait olduğu tür içerisinde özel bir yer edinmeyi başarmış durumda.

Bunların yanında The Sand Pebbles, karakterlerine bahşettiği baskın özelliklerle (Steve McQuenn’in canlandırdığı Jake Holman adalet ve vicdanla, Richard Attenborough’nun oynadığı Frenchy Burgoyne karakteri romantizmle, Kaptan Collins düzenle, her türlü milliyeti reddeden Jameson hümanizmle özdeşleştirilmiştir.) onları karakterin ötesine taşıyıp sembolleştirerek klasik savaş filmi karakter yaratımına farklı bir anlam katmayı başarmıştır. Üst yapı ile alt metinler arasındaki uyumun ana unsuru olan bu hususun yanına eklenebilecek her özelliğin bizi götürdüğü yer ise The Sand Pebbles’in bu kadar kıyıda köşede kalmayı hak etmeyecek kadar iyi olduğu sonucu olacaktır. Fazla cilalamaya gerek yok, biz vitrine koyduk, gerisi size kalmış.

The Train (1964)

1960’lı ve 70’li yıllarda çektiği filmlerle Holywood’a yön veren tayfanın bir parçası olan, Mançuryalı Aday ve Alcatraz Kuşçusu gibi önemli filmleriyle hatırlanan usta yönetmen John Frankenheimer’in, fetiş oyuncusu Burt Lancaster ile çektiği The Train, yakın zamanda George Clooney’in yönettiği The Monuments Men vasıtasıyla tekrar gündemimize giren sanat hırsızlığını ele alan bir eser. İkinci Dünya Şavaşı’nın son demlerindeFransa’daki Nazi işgali artık bitmek üzeredir ve Almanlar götürebilecekleri tüm mühimmatları Almanya’ya sevk etmektedirler, bu esnada Nazi subayı olan Albay Won Waldheim (Paul Scofield) korumakla görevli olduğu müzede bulunan Manet, van Gogh, Renoir, Picasso gibi büyük ressamların tabloların Almanya’ya sevkinin peşine düşer; bu sevkiyatın karşısındaki en büyük engel ise ‘’sanattan anlamayan’’ kişilerdir. Kendi üstlerini tabloların maddi karşılıklarıyla ikna eden Waldheim’ın karşısına ise Labiche (Burt Lancaster) önderliğindeki demiryolu işçileri çıkar ve gerilimle aksiyonun bir an bile düşmediği, nefes kesen bir macera başlar.

Çift katmanlı bir yapıya sahip TheTrain’i bu kadar iyi kılan husus ise her iki kanalının da oldukça dolu olmasıdır; bir tarafta zekice kurgulanmış senaryo, başarılı bir yönetim ve incelikli oyuncularla bezeli üst yapı, diğer tarafta ise ‘’Bir sanat eseri insan hayatından değerli midir?’’ ya da ‘’Sanat eserleri aslında kimindir?’’ gibi ana soruların etrafına kümelenmiş önerme ve sorgulamalardan güç bulan alt yapı, filmi emsallerinin üzerine çıkartarak türünün unutulmaz bir eseri olmasını sağlamıştır. Her kesimden izleyiciyi tatmin edebilecek The Train’i biz buraya bırakarak üzerimize düşeni yaptık, ötesine karışmayız.

Casualties of War (1989)

Brian De Palma’nın filmografisi içerisinde pek öne çıkmamış hazinesi Casualties of War, anımsaya dair bir film her şeyden önce. Amerikan’ın yeni yeni içselleştirdiği bir yenilgi olan Vietnem Savaşı’nın bireyden topluma yarattığı travmanın tezahürü olan eser, Eriksson’un (Michael J. Fox) otobüste gördüğü Uzakdoğulu bir kızın hatırlattığı onarılmamış yaralara dönmesiyle açılır. Bu zihinsel yolculukla kendisinin ve ülkesinin geçmişindeki günah dolu günlere dönerek bizleri kanlı ve sert Vietnam portresiyle karşı karşıya getiren Eriksson; iyiyle kötünün, doğruyla yanlışın, suç ve cezanın muğlâklaştığı savaş günlerinde temiz kalabilmenin mümkün olup olmadığına yönelik sorgulamalarla baş başa bırakıyor bizleri.

Anlatı noktasında diğer Vietnam ayrılan Casualties of War, Brian de Palma’nın üslubunun yanında yarattığı karakterleri ve bu karakterleri canlandıran oyuncu kadrosuyla da dikkat çekiyor; zorba çavuş Tony Meserve’i canlandıran Sean Penn ile kirli bir savaşın ortasında temiz kalmaya çalışan Eriksson rolündeki Michael J. Fox başta olmak üzere Don Harvey, John C. Reilly, John Leguizamo gibi oyuncuların varlığı ve performanslarıyla özdeşim noktasında eşiği aşan film, verdiği mesajlarla da Vietnam filmleri içerisinde emsaline kolay rastlanılmayacak bir eser olmayı başarıyor. Vietnam’a bir de Brian De Palma’nın gözünden bakmak istersiniz diye usulca vitrine bırakıyoruz, tükenmeden gereğini yerine getirirsiniz artık.