01.06.2016

Züccaciye Dükkânında Bir Sinefil – 10

İnsanoğlunun en kötü özelliklerinden biri olan ve bu topraklarda hiçbir zaman barınamayan (!) ırkçılığı ya da daha geniş tanımıyla kabilevi ayrımcılığı merkezine yerleştiren filmlerden oluşan bir paketi, bu toprakların -affedersiniz- Ermenileri, Kürtleri, Süryanileri, Alevileri olan sizler için hazırladık. Bu filmlerden “Bakın onlar gibi trene koyup kamplara mı gönderdik?” sonucu çıkartabilecek müşterilerimizle çay söyleyip sohbet etmesek de kapitalist bir müessese olmamız nedeniyle, ticari ilişkilerimizi sınırlandırma gibi bir durumumuzun olmadığını da hemen belirtelim; yanlış anlaşılmak istemeyiz.

Mr. Klein (1976)

Alain Delon’un ortalığı yakıp yıktığı yıllardan günümüze miras kalan ve Türkçeye filmin ana fikrini yansıtan Kaderini Arayan Adam olarak çevrilen Mr. Klein, Poe’nun elinden çıkmışçasına çarpıcı ve sisler ardına gizli hikâyesiyle ne olup bittiğini bir türlü idrak edemediğiniz, idrak ettiğiniz takdirde ise bir hüzün bulutu içerisinde kaybolduğunuz eserlerden biridir. Paris’i Nazi işgali altındaki bir hapishane olarak resmeden yönetmen Joseph Losey’in anlatmak yerine göstermeyi tercih ettiği ve yoruma açmadığı ırkçılık mevzusu ise Robert Klein’in geçmişinin yansımalarını ve izdüşümünü aradığı öyküsünün en hazin tarafı olarak içten içe sorgulamalarla baş başa bırakıyor vicdanları. Kişisel bir varoluş öyküsünü kitlesel bir yok oluş öyküsüyle harmanlayan bu eseri sizler için tezgâhımıza bırakıyoruz, izledikten sonra bir hayır duanızı almaktan başka bir amacımızın olmadığını da belirtelim hemen.

Mississippi Burning (1988)

Irkçılık söz konusu olduğunda akla gelen eserlerin başında yer alan Mississippi Burning, büyük usta Alan Parker’ın en nadide işlerinden biri olarak etkileyiciliğini ve geçerliliğini hala korumaktadır. Gettysburg’ün siyahiler üzerinden kusulan ırksal nefrette küçük bir muharebe olduğunu herkese ispat etmeyi amaçlayan Ku Klux Klan’ın ve onlara yuva olan Güney’in çevrelediği bir hikaye üzerinden ‘’alınamayan yolları’’ gözler önüne seren Parker, ne anlattığı kadar nasıl anlattığıyla da ilgilenerek, Mississippi Burning’de biçimle içerik arasında kusursuz bir uyum sağlamayı başarmıştır. Gene Hackman ile William Defoe’nun ağırbaşlı oyunculuklarla sacayağını tamamladığı bu eseri zihinsel bir arınma aracı olarak kullanabilmeniz ve American History X yüzeyselliğine mahkûm kalmamanız için dükkânın orta yerine koyuyoruz efendim; ne istediniz de vermedik dosyasına konu edebileceğimizi şimdiden belirtmemizde fayda var yalnız.

Do the Right Thing (1989)

Şimdilerde Staples Center’daki koltuğunda Lakers maçlarını izleyip kahrolurken gördüğümüz Spike Lee, çevre sinema için öncü bir isim olarak çarpıcı işler ortaya koymuştur vaktizamanında. Öncü işlerden biri olan ve sıcaktan bunaldığımız bu günlerde estetik açıdan bir yaz kâbusu olarak da nitelenebilecek olan Do the Right Thing, filmin ismindeki önermede yer alan doğrunun ne olduğunu çözmeye çalışan bir mahallenin tek günü üzerinden ırkçılığa dair zamansız ve evrensel tespitlerde bulunarak durumun vahametini ortaya koyar. Filmde polis tarafından öldürülen Radio Raheem ile geçtiğimiz yıl polis tarafından Radio Raheem ile aynı şekilde öldürülen siyahi Eric Garner arasındaki bağ, bu filmin, ırkçılık karşısında bir sembol olmasını sağladığı gibi, kurmacayla gerçek arasındaki sınırın muğlaklığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bu yaz günü kâbusunu vicdanını buzdolabına kaldırmamış müşterilerimiz için raflarımıza yerleştiriyoruz, izledikten sonra bir başkasına vermeniz bizler için ücrete mukabil bir eylem addedilecektir efendim.