06.12.2025
Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri veya Bir Gün Kimse Ölmediğinde
Konuk Yazar: Işıl Bayraktar
**Yazı spoiler içerir**
Oscar ödüllerinin “En İyi Uluslararası Film” dalında Türkiye’yi temsil edecek olan Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri filmi, yönetmen Murat Fıratoğlu’nun ilk uzun metrajı olmasına rağmen 81. Venedik Film Festivali’nde Orizzonti Jüri Özel Ödülü, 31. Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film, SİYAD En İyi Film Ödülü ve 35. Ankara Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kurgu ödüllerini de toplayarak seyircilerden aldığı puanı festivaller nezdinde de pekiştirdi! Mehmet Sindel’in düzenlediği film okuma atölyesinde Fıratoğlu ile tanışıp daha ilk uzun metrajından bu başarısına rağmen mütevazılığına hayran kaldım, bu rüzgarın da üzerine kendisinden çok daha heyecan verici işler geleceğinden iyice eminim!
Gelelim şimdi filmimize, senarist ve yönetmen koltuğunda Murat Fıratoğlu’nun oturduğu ve aynı zamanda başrolünde yer aldığı film; geçmişte İzmir’e gidip iş tutturamayıp üstüne borçlanan ve bu borçları ödeyebilmek için memleketi Siverek’e dönen Eyüp’ün, domates kurutma işindeki mücadelesinden kesitle bir gününü konu alıyor. Ücretini alamayan Eyüp’ün usta başı Hemme’ye karşı duyduğu öfkeden hareketle gelişen olaylar, taşrada yaşanan sınıfsal gerilim hatlarıyla dallanıp budaklanırken, taşraya özgü insan manzaraları ile örülen hikaye bizi tüm gün Urfa sokaklarında gezdiriyor. Ancak film, bu öfkenin sonucunu değil, öfkenin kendisinin ağırlığını ve insanın kendi öfkesine bile yabancılaşma hâlini anlatıyor.
Öfkenin Sessizliği ve Yakıcı Güneş Altında Bir Gün
Orta Doğu’nun yakıcı güneşi altında amansız şartlarda çalışan işçilerin uçsuz bucaksız domates serili tarlalardaki canhıraş mücadelesi ile filmin bir emek sömürüsü ve sınıfsal gerilimden hareket alacağını görürüz. Burada işçileri zorlayarak tüm gün başlarında duran usta başı Hemme’nin yevmiyeleri ödemeyi sürekli ertelemesi ve bunu yaparken geçim derdindeki çalışanlara karşı acımasız ve gurur kırıcı tavırları sonucu isyan bayrağını çeken Eyüp artık dayanamayarak onunla tartışır ve Hemme’yi vurmaya karar verir. Biz de bu kararını takip ederek Eyüp’ün Hemme’yi vurmaya gittiği o günü takip ederiz.
Eyüp sabah motoruna atladığında, motorun ağır ritmi taşranın durgun zamanına karışır. Siverek’in sıcak, tozlu, ama büyüleyici coğrafyasında, Eyüp’ün yolculuğu hem fiziksel hem de varoluşsal bir derinliğe bürünür. Geniş açılarla tarlanın ve taşranın güzellikleri ortaya çıkarken doğal insan hikayeleriyle bezenmiş filmde, samimi insan diyalogları ve tüm bu günün ilerleyişi adeta İran sinemasının usta yönetmeni Abbas Kiyerüstami evrenine göz kırparken yönetmenin fotoğraf merakı bizi film boyunca etkileyici bir görsel dil ile baş başa bırakıyor.
Taşranın Aynasında İnsan
Eyüp’ün yolda karşılaştığı karakterlerin hepsi bu topraklardan ayrı bir hikaye sunar bizlere. Diğer yandan da bu aslında hep aynı hikayedir. Taşra burada sadece bir fon olmayı bırakır adeta, kendi içine çöken bir yaşam biçimi olarak belirir. İçinde ise karakterler sıkışmıştır. Toplumsal rollerine, aile içi dinamiklerine, taşrada akmayan zamanın içerisine, farklı kademelerde sermayenin çarklarına – evet açıkça görmesek de zalim Hemme de aslında her gün her yerde dönen bu sistemin dişlilerine sıkışmıştır- sınıfsal gerilimlerine, coğrafyasına, bir yerinden sıkışmıştır herkes. Fakat bu sürede gördüğümüz hiçbir dramatik an abartılmaz, hiçbir duygusal patlama kolaylaştırılmaz. Eyüp’ün motoru yavaş ilerlerken, biz de onunla birlikte bu yavaşlığın içine çekiliriz. Hikâye, gidilecek bir yere değil, içe doğru bir yere varır.
Biraz boyun eğmiş, biraz vazgeçmiş, bazen asude bir öğlen uykusuna dalmış bu coğrafyanın insanlarının kaderlerinde, Batılı masallarda pazarlanan mucizelere, doğayla bütünleşen huzurlu yaşayışlara ve büyümeyen saf bir çocukluk haline yer yoktur; hayat acı, yorucu, zorlu ve fazlasıyla gerçektir.
Filmdeki bu suskunluk, aynı zamanda besleyici bir görsel doyuruculuk taşır. Tarlaların uçsuz bucaksızlığı, güneşin altında parlayan toprak, rüzgârın dokunduğu domates sergileri, köyün taş duvarları… Her kare, neredeyse bir tablo gibi yerleşir kadraja. Ama bu güzellik, huzur veren bir estetik değil; aksine, varoluşun donuk gerçekliğini derinleştiren bir estetik. Görsel olarak doyurucu ama duygusal olarak aç bırakan bir dünya yaratır. İzleyici, manzaranın büyüsüne kapılırken aynı anda o durağanlığın boğuculuğunu da hisseder.
Fıratoğlu, Eyüp’ün gözünden bu taşra gerçekliğini gösterirken, izleyiciyi de onun sıkışmışlığına ortak eder. Çünkü film yalnızca Eyüp’ün hikâyesi değildir; her gün aynı yorgunlukla uyanan, emeğinin karşılığını alamayan, öfkesini içine gömen bu günün yolculuğundaki herkesin hikâyesidir. Hemme de bu her günkü yaşayış zincirinin bir halkasıdır.
Diyebiliriz ki Eyüp’ün “gidemeyişi”, filmin kalbidir aslında. Bir noktada Hemme’yi öldürmeye kararlıdır, ama içindeki öfke bile ona eylem gücü vermez. Öfkesiyle var olmaya çalışırken, o öfkeye bile yabancılaşır. Adeta Orta Doğu’nun biraz daha hisli Sisifos’u gibi gösterilir desek yeri! Bizim yorgun Sisifos’umuz ise sınıfsal ve feodal denklemler içerisinde payına düşen gerilimden beslenen ama kendi gerilimine dahi yabancılaşan ve aksiyona geçemeyen bir karakter.
Hayatın ve Halayın İç İçe Geçen Döngüsü
Oradan oraya sürüklendiğimiz, türlü insanlarla hayat üzerine sohbetler dinlediğimiz bu öfkeyle yola çıkılan günün sonunda Eyüp Hemme’yi öldürme fikrinden vazgeçer ve halayla başlayan film yine halayla biter: üstelik bu halayda Hemme ile Eyüp aynı halaya omuz verirler. Zira Hemme’nin öldürülmek istenip öldürülmediği o gün, hayatın içinden herhangi bir gündür. Eyüp onu öldürmek ister, ama belki içten içe bilir: Hemme’yi öldürmek hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Sorun, tek bir insanda değil, insanın içinde yaşadığı sistemin sessiz sürekliliğindedir. Çünkü bu bir intikam filmi değil, bu bir hayatın ta kendisi içinde varoluşumuzun filmi, çok kızdığımız, çok sevdiğimiz, kavuşamadığımız, bazen muhtaç olduğumuz insanlarla ettiğimiz dalgalı temaslarımızla örülü hayatımızın filmi, görünen ve görünmeyen emeğimizin, biraz çaresiz ve hep engeller içinde geçen gerçeğimizin ve böylece yaşayıp gitmemizin seksen iki dakikalık absürt bir anlatısı!



