30.05.2017

Ingrid Bergman: Tek Gece, Tek Duruşma

Bazen karımdan habersiz durup onu izlerim. O odaya ilk girdiğinde, ‘Ne kadar güzel evimdeymişim gibi hissettim.’ demişti. Birbirimizi uzun zamandır tanımıyorduk. Trondheim’da piskoposlar konferansında tanıştık. Gazeteci olarak oradaydı. Ona buradaki papaz evinden bahsettim. Konferans sona erdiğinde beraber oraya gitmeyi teklif etme cüretini gösterdim. Yolda evlenme teklifi yaptım. Cevap vermedi ama odaya girdiğinde, ‘Ne kadar güzel evimdeymişim gibi hissettim.’ dedi. O zamandan beri bu papaz evinde sessiz ve mutlu bir hayat yaşadık. Elbette Eva önceki yaşantısından bahsetmişti. Okulu bitirdikten sonra üniversiteye gitmiş. Bir doktorla nişanlanıp uzun süre birlikte yaşamışlar. İki küçük kitap yazmış. Tüberküloza yakalanınca nişanlısından ayrılmış ve Oslo’dan, gazeteciliğe başladığı yere, Norveç’in kuzeyinde küçük bir kasabaya taşınmış. Bu onun ilk kitabı. Bunu çok seviyorum. Şöyle yazmış, ‘Kişi nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmeli. Her gün üzerinde çalışıyorum. En büyük engelim kim olduğumu bilememem. Kör gibi el yordamıyla arıyorum. Eğer birisi beni olduğum gibi severse sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim belki. Bu olasılık benim için oldukça uzak’. Bir kereliğine bile olsa onu bütün kalbimle sevdiğimi söylemek isterdim. Ama bunu inandırıcı bir şekilde söyleyemiyorum. Doğru kelimeleri bulamıyorum.

diyor Eva (Liv Ullman)’nın eşi Viktor (Halvar Björk); Eva’dan habersiz, izleyicinin gözlerinin içine baka baka, daha hikayenin açılışında. Sözlerini bitirir ve hikâyenin ona ayırdığı basamağa tekrar çıkar. Eşinin başlangıç işaretini vereceği noktada onu beklemeye koyulur. Eva gelir, elindeki mektubu okur ve annesini davet eder. Anne gelir. Charlotte Andergast (Ingrid Bergman) elinde bavullarıyla papaz evinde kızıyla kucaklaşır.

Sadece İsveç sinemasının değil, dünya sinemasının yapı taşlarından biridir Ingmar Bergman. Küstüğü ülkesi kadar sineması da bu küskünlüklerden ve kırgınlıklardan nasibini almıştır. İnsan ve insana ait olan ortak paydada, geciken hesaplaşmalar, psikolojik yaptırımlar ve kısacası insan benliğinin bütün kusurları onun kadrajına girenler arasındadır. Yaşanan bir gecelik, bir günlük yahut birkaç günlük çöküşten ve çöken masanın kıymıklarından sadece acı çeken onun hikâyesinin çocukları değil; çerçevenin ardındaki sizler de olursunuz. Şüphesiz hikâyelerinin sadece sokak/sokaklar boyu değil, aklınızın bir köşesine kazınması da bundandır. Bu hikâyelerde sıkıştırılan bavulları yıllarca taşıyan isim Ullman olur. Adanın diğer ucuna giderken yılları bekleyen, döndüğündeyse bu yolculuğun bütün ağırlığını hisseden Ingrid Bergman’ın yolu ise 1978’te usta yönetmenle kesişir. Höstsonaten ile döneminde ve döneminden önce de uzunca bir süre bu birlikteliğin resmiyet kazanmasını bekleyen sinemaseverlerin aslına bakarsanız bu bekleyişi hiç de boşuna değildir. Alanında bu denli iyi işlere imza atan iki ismin birlikteliği de zira ayrı bir heyecan unsurudur. Ortak frekansın yakalanıp, yakalanamayacağı endişesi hep olsa da, ortaya çıkan şey bahsi geçen frekansın fazlasıyla yakalandığını göstermektedir. İşte yakalanan bu tek ve ortak frekansın vesilesiyle Höstsonaten eşliğinde Ingrid Bergman’ı anıyoruz. Ölümünü ve doğumunu aynı tarih çizgisine rezerv etmiş İskandinav oyuncuyu pek tabi doğum gününde!

Gecikmiş bir hesaplaşmanın hikâyesidir anlatılan. Bir dost, yakın akraba ya da tanıdık birileriyle değildir bu hesaplaşma. Bir anneyledir. Bir çocuk ve anne arasında yıllarca üzerine elbiselerin yığıldığı kırık bir askının öyküsü. Şimdi bu elbiseleri temizlemek üzere dolabın dışına çıkartma zamanı. Lakin askıyı düştüğü silindire takmak için değil; karşısına oturup ona daha bir açıklıktan bakmak için.

Hedef tahtasına yerleştirilmiş, daha doğrusu kendini yerleştiren bir kadın Charlotte Andergast. Daha ilk dakikalardan itibaren bencilliğini anlatmaya başlar. Bir gün evvel geldiği ölen eşinin yanında onun sağlık durumundan ziyade hastane odasında daha çok nelerle ilgilendiğinden büyük bir iştahla bahseder. İştahla bahsettiği tek şey bu olmaz; kendini ve sahip olduklarını her fırsatta yorulmaz bir üslupla sıralar durur. Öyle ki üzüntüsünü yaşadığını düşündüğünüz şeylerin arkasından gelen bu bitmek bilmez cümleler ardılındaki her şeyi bir süpürge hortumu gibi çeker götürür.

Sadece ve sadece vicdanını rahatlatmak için yüksek sesli konuşur Andergast. Hemen ardından kızına nispet yapacağı şeyleri sıralar. Bulunduğu ortamdan hızla kaçmak istemesi ve misafirliğini kısa sürdürmek istemesi acaba nedendir? Kim bilir belki yerine getirmediği bir annelik rolü ya da hep gerçekleştirmek istediği ama bir türlü fırsat yaratamadığı şeyler vardır. Hayatının ikinci planına aldığı şeylerden nasibini alan çocukları olur. Öyle ki ona ayak bağı olan hasta küçük kızı Helena’nın (Lena Nyman) yurtta kalmasını umursamaz. Ablasının onunla ilgilendiğini öğrenince sevinmek yerine olabilecek en üst noktada gerilir. Çünkü; göstermesi gereken şefkati enstrümanları için daha uygun bulmuştur. Helena’yla yüzleşse, olmayan bir şefkati gösterse de bu süreci zoraki bir arzuyla yerine getirdiği her halinden bellidir. Kendi küçük kızının bir rüya esnasında onu öpmesinden korkması değil, tiksinmesinin başka bir açıklaması zira olmazdı. Uykunun bölünmesiyle birlikte başlar mahkeme süreci. Ağaçların yapraklarını dökmesi bir gecede olur böylelikle. Her şey için bir bahanesi olan müzisyen Charlotte’ın bir an için inanırsınız samimiyetine. Bir yerlere yetişmek zorundadır çünkü o. Sunduğu sebeplerse verdiği konserlerdeki hayal kırıklıklarıdır. Flashbacklere başvuran hikâyede yalnız kalan bir çocukla başlayan karakter hicvinden zamanla yönetmen hicvine doğru kulaç atarız. Bergman’ın üst ya da başka bir deyimle entelektüel kültüre doğrulttuğu okları vardır sırada. Eva: “Kalın kalın anlamadığım kitaplar getirirdin bana. Hiçbirini anlamaz ama anlamadığımı korktuğumdan dile getiremezdim. Karşında ezilmekten ve aptal muamelesi görmekten korkardım hep”.

Sonbahardan çiçeklerin açtığı ilkbahara geçmek, evdeki çiçekler kadar kolay olmaz. Birbirlerini toprak ve ağaç olarak tamamlayan bu anne-çocuk, geçmişinde kalan ne varsa sulanmak üzere değil elenmek üzere papaz evine döker. Anlatıda süregelen geçmişin taşıyıcılığı ve zaman kavramının her an gözümüzün önünde belirdiği anlarda, tek kusurlunun bir birey olmadığı ve eylemlerin belirli bir zorunluluk ibaresi altında kamufle edildiği üzerinde durulur. Filmi anlamak için çok şeye değil bitmek bilmeyen tirad misali diyaloglarına tek tek bakmak elzem. Din çatısının huzur veren dogmasının yıkıldığı Höstsonaten’de kuruyan tüm çiçekler ansızın mekânda buharlaşırken:

Bazen burada durup haberi olmadan karımı izlerim. Çok sıkıntılı. Charlotte’un gidişinden beridir çok üzgün. Geceleri uyuyamıyor. Annesini kaçırdığını, kendisini asla affetmeyeceğini düşünüyor“.