07.03.2017

10 Kadın Yönetmenden 10 Etkili Kadın Hikâyesi

Agnès Varda

Fotoğrafçı, Yeni Dalga’nın büyükannesi, feminist, yönetmen ve mükemmel bir insan denilince ilk aklıma gelecek isim muhakkak Agnès Varda olur. Belçika doğumlu bir Fransız olan Varda, fotoğrafçı olmak isterken sinemanın büyüsüne kapılmış biri. Elbette fotoğraf çekmeyi de asla bırakmamış, sanatın her alanına muhteşem bakış açısıyla dokunmayı bilmiştir. Kendisi gibi yönetmen olan eşi Jacques Demy ile birlikte bir ömür birlikte olmuş, eşini kaybettikten ve yaşı kemale erdikten sonra bile film çekmeye devam eden bu güzel insan, muhakkak ki filmlerle nefes alıp onlarla gençleşenlerden.

Hep aynı saç şekliyle adeta kendine has bir tarz geliştiren Varda‘da değişen tek şey yüzündeki ona daha da bilge bir hava veren kırışıklıkları ve hafif kilosu olsa gerek. Gencecikken alnına düşen kâkülü ile kamera başında verdiği poz ile akıllarda yer eden Varda, şimdilerde verdiği muzip karelerle de yıllarca hafızalarımızdan çıkmayacak gibi.

Fransız Yeni Dalgası’nın sadece erkeklerden oluşan bir akım olmadığının kanlı canlı ispatı hatta en başta anılması gereken ismi olan Varda, özellikle biz kadınların da en büyük kahramanlarından. Zira Varda‘nın kadınlar tarafından bir kahraman olarak görülmesinin tek sebebi de Fransız Yeni Dalgası değil elbet. O aynı zamanda hem filmlerinde hem de yaşantısında feminizmi içselleştirmiş, feminizmin anlamını çarpıtanlara gerçek anlamını göstermiş bir aktivist. Aktivist olarak da tanımladığım Varda’nın mücadelesi sanmayın ki sadece feminizm gibi kısıtlı bir alanda etkisini gösterir.

O çoğu Fransız Yeni Dalgacıları gibi hem ülkesindeki hem de tüm dünyadaki zulmün, haksızlıkların arkasında durmuştur. Kimi zaman ta Küba’ya giderek devrimin insana güven ve mutluluk zerk eden fotoğraflarını çekerek bunları tüm dünyaya, dosta düşmana ilan etmiş hem de filmleriyle alttan alta rahatsızlıklarını dile getirmiştir. Kimi zaman takside açık olan radyodaki haberlerden kimi zaman karakterlerimizin yürüdüğü yollardaki afişlerden kimi zaman da bizzat belgesellerinde konuşan tanıklardan öğreniriz dünyanın, insanlığın durumunu, gidişatı.

Yeni Dalga’nın ilk filmi olarak kabul edilen La Pointe – Courte’den itibaren sayısız kısa metraj, belgesel, uzun metraj kurmaca için kamera arkasına hatta belgesellerde zaman zaman kamera önüne geçen Varda, incelikle dokunmuş, dolu dolu kadın karakterleri ile kimi zaman seyircilerine seyri zor anlar yaşatmıştır. Seyircinin sadece bir izleyici olmasını istediği için renkleri gereğinden fazla çarpıcı kullanarak, alışılmadık ses kullanımı yaparak, sahnenin ortasına pat diye yazılar sokarak, kamerasıyla muzip hareketler yaparak filme yabancılaşmamızı fazlasıyla başarır. Karakterleriyle özdeşlik kurmanın ise bahsi bile yapılamaz.

Sans Toit Ni Loi (Yersiz-Yurtsuz) – 1985

Varda’nın odağına bir kadını aldığı Sans Toit Ni Loi’de filmin sonuna saklanan trajedi en başta bizlere gösterilmektedir. Mona (Sandrine Bonnaire) ilk olarak ölmüş bedeniyle biz seyircileri karşılıyor. Daha sonra Mona’nın ölmeden önce yaşadıklarını perdeye getiren film, medeni toplumun bizlere dayattığı birçok şeyi inkâr eden, hayata, yaşadıklarına karşı oldukça duyarsız bir karakter olarak çiziyor onu.

Modern toplumun mülkiyet edinme, iş, aile, düzenli bir hayat, evlilik, çocuk gibi tüm dayatmalarını elinin tersiyle iten –var olanı, önüne sunulanı bile reddedecek kadar- ne istediğini bilen, tercihlerinin getirilerini de aynı kararlılıkla göğüsleyebilen inanılmaz bir kadındır Mona. Feminist yanıyla da gönüllerde taht kuran Varda’nın belki de düşüncelerini en çok yansıtan karakterlerinden biridir Mona. Kadın ve özgürlük üzerine yapılan bu muhteşem güzelleme, Mona’yı yargılamadan izleyenlere büyük bir hediye olacaktır.

https://www.youtube.com/watch?v=J8xXJBZsl84