07.03.2017
10 Kadın Yönetmenden 10 Etkili Kadın Hikâyesi
Jane Campion
Yeni Zelandalı Jane Campion, sinema tarihinin en başarılı kadın yönetmenlerinden biridir. Oscar’da En İyi Yönetmen Ödülü’ne aday gösterilen dört kadın yönetmenden biri, Altın Küre sahibi ise tek kadın yönetmendir. Bu şekilde ilklerin ve teklerin ismi olan Campion, sinemasını kadın hikâyeleri üzerine kurmuştur her daim. İlk filminden başlayıp, Hollywood’a transfer olmasından sonra da devam eden bu durum artık Campion’un sinemasını tarif eden durumlardan biri olagelmiştir. Ülkesini hiçbir zaman saf dışı bırakmayan yönetmenimiz, her filminde öyle ya da böyle yolunu Yeni Zelanda’ya, o güzelim topraklara düşürür. Kimi zaman dinmek bilmeyen yağmurun altında, çamurlara bata çıka, kimi zaman ağaçların, çiçeklerin arasında uzanarak kimi zaman da azgın dalgalı kıyılarında bekleyerek uğrarız Yeni Zelanda’ya. Elbette Hollywood yolculuğundan sonra bu uğraklık bir nebze sekteye uğramıştır ne yazık ki. Bir kadın olarak hem cinslerinin hayatlarını perdeye ustalıkla yansıtan Campion, asla onları gerçek dışı bir şekilde yaratmamış, her karakterine iyi ve kötü özelliklerini birlikte vermiştir. Ada’nın da Janet’in de Fanny’in de ya da diğerlerinin de yer yer rahatsız olacağımız, onaylamayacağımız yönleri çıkar karşımıza. Campion’un en büyük başarısı da bu olur zaten. Onları bir ilah değil tıpkı bizim gibi insanlar olarak çizmesidir. Tüm bu maharetlerinin yanında sanata olan düşkünlüğünü de her filminde ayrı ayrı hissederiz. Her eserinde müzikten, resimden, edebiyattan esintiler seyirciyi fazlasıyla ihya eder. Işık kullanımından, tıpkı başkarakterlerin yaptığı gibi her bir nesnesine anına dokunmak isteyeceğimiz görüntülerine, oyuncu seçiminden, karakter yaratımına, kaleme aldığı kusursuz senaryolarına ve kusursuz yönetimine kadar her şeyiyle kıskanılası bir yönetmen.
The Piano (Piano) – 1993
Jane Campion’un 1993 yapımı eşsiz filmi The Piano, gelmiş geçmiş en önemli kadın filmlerinden biri olarak anılmaktadır. Campion, bu en büyük başyapıtı ile Altın Palmiye alan ilk ve tek kadın yönetmen unvanını da taşımaktadır aynı zamanda. Filmin başkarakterlere hayat veren Holly Hunter ve henüz on bir yaşındaki Anna Paquin’in aldıkları heykelcikler ile Oscar ödüllerine de damga vuran The Piano, altı yaşında sebebini bilmediğimiz bir sebepten ötürü susan Ada’nın (Holly Hunter) dili, ruhu, yaşama sebebi yerine koyduğu piyanosu ile ilişkisi temelinde ilerler.
Campion, aşkının, tutkularının izinden giden güçlü bir kadın profili çizerek feminist sinemanın en önemli filmlerinden birine imza atar The Piano ile. Sanatın her dalından da esinlenmekten geri durmayan Campion, resim, müzik, tiyatroyu film ile başarıyla sentezler. Özellikle Ada ile Baines’in tutkularını yaşadıkları sahnelerin her biri muhteşem bir resim sergisinde geziniyormuş hissi vermektedir. Ve elbette Michael Nyman’ın eşsiz besteleri olmadan The Piano’yu hayal etmek bile mümkün değildir. Zira The Piano’nun bel kemiğidir film boyunca duymaktan büyük haz duyduğumuz besteler.

