07.03.2017

10 Kadın Yönetmenden 10 Etkili Kadın Hikâyesi

Andrea Arnold

Kariyerine dizi oyunculuğu ile başlayan Andrea Arnold, daha sonra kısa filmler çekerek yoluna devam etti. 2003 yapımı Waps adlı kısa filmi ile Oscar heykelciğine uzanan yönetmen, son olarak Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan ve çok sevilen American Honey ile seyirci ile buluştu. Filmlerinde genelde kadın kahramanlar ile bizleri buluşturan Arnold, aynı zamanda da onları güçlü, ne istediğini bilen, birer savaşçı olarak resmeder. Her filminde doğa ve hayvanlarla kahramanlar arasında mükemmel bir ilişki yaşanır. Kimi zaman koca bir ayı ile burun buruna gelir kimi zamanda bir arı ağzından içeriye girer karakterlerin. Öylesine bir birliktelik, bütünleşme yaşanır Arnold’un her biri birbirinden nitelikli filmlerinde. Bir kadın olduğundan dolayı da misyonunu yerine getirmeyi kendine borç bilen yönetmenimiz özellikle varoşlarda yaşayan çocuklu ve dul kadınları, ilgilenemediği ve yapayalnız bıraktığı çocuklarını ve bir şekilde tehlikelerle dolu koca dünyada bilinmezliğe çıkan genç kadınlarıyla donatır aynı zamanda resimlerini. Kendine has, başarılı kamera kullanımı, filmlerine seçtiği, genelde varoş mekânlar, kadın kahramanlar, hayvanlar, doğa, müzik, dans ve ille de çocuklar… Andrea Arnold’u bunların hiçbirinden ayrı düşünemeyiz kuşkusuz. Ne zaman aç bir halde evde tek başlarına takılan çocukları ya da her şeyi geride bırakıp yollara düşen genç kadınları görsem benim aklıma hep Arnold ve o eşsiz sineması gelir.

Fish Tank (Akvaryum) – 2009

Bugüne değin çekilmiş birçok büyüme hikâyesi içerisinde en iyilerinden biri olan Fish Tank, Mia adlı sorunlu, ergen karakterin hayatının kısa bir sürecine ama aynı zamanda da en önemli dönemecine bizleri şahit ediyor. Mia, çocuklarına ilgisiz, sorunlu bir kadın olan annesi ve küçük kız kardeşi ile birlikte yaşayan, okuldan kovulmuş, yaşıtlarıyla anlaşamayan, dans etmek dışında bir uğraşı ya da arzusu olmayan bir karakter. Topluma karışamaması, annesiyle olan sorunlu ilişkisi gibi nedenlerle yaşadığı duyguları hep birilerine, bir yerlere saldırarak aşmaya çalışan Mia’nın hayatı, annesinin yeni, sevgilisiyle tanışmasıyla değişmeye başlıyor. Lakin bu değişim ve süreç ona hemencecik büyümesini reva görüyor ne yazık ki. Arnold’un Mia’dan bir an bile ayırmadığı kamerası ile sürekli onun arkasından koşturduğumuz, onunla birlikte dans edip, âşık olduğumuz film, seyirci olarak bizleri tamamen içine alıyor. Mia’nın hayvanlarla kurduğu bağ ise Arnold sinemasına hâkim olanlar için elbette çok tanıdık bir hamle. Büyümesini, fazlasıyla acılı bir şekilde gözlerimiz önünde tamamlayarak, kendi hayatını inşa etmek üzere yollara düşen Mia, hafızalardan silinmeyecek karakter.

Kabına sığmayan bir ergenin tam da hayatın içinden hikâyesini merak etmemek elde değil. Değil mi? Üstelik bu karakterin, yoluna kendi ayaklarının üzerine basarak, özgürce, güçlü bir kadın olarak devam etmesi…