07.03.2017

10 Kadın Yönetmenden 10 Etkili Kadın Hikâyesi

Claire Denis

Tüm çocukluğunu babasının bir sömürge yöneticisi olmasından dolayı Afrika’nın Fransa sömürgelerinde geçiren Claire Denis, o yaşlarda izlediği Amerikan filmleriyle sinema ile tanışıp, çok sever. Hatta dünya görüşünü de filmler üzerine yaptığı analizler ve elbette Afrika’da yaşadıkları üzerine geliştiren Denis, oldukça büyük bir birikimle yola çıkanlardan. Hiçbir zaman sinema eğitimi almayarak izlediği filmler ve edindiği hayat tecrübesi ve usta yönetmenlerin (Wim Wenders, Jim Jarmush, Jacques Rivette ve Costa-Gavras ) yanında çalışmasıyla kendine özgü sinemasını yaratmayı bilmiştir. İlk filmiyle dikkatleri hemen üzerine çeken ve asla çıtayı düşürmeyen, anlattıklarından çark etmeyen bir isim aynı zamanda. Chocolat ile 1988’de anlattığı hikâyeyi daha da sertleştirerek yıllar sonra yine anlatmaktan geri durmayan, birçok siyahî yönetmenden bile daha siyah olan, kadın yönetmen değil de her zaman yönetmen olmayı tercih eden biri. Yine kadın olduğundan dolayı sadece kadınların hikâyelerini anlatmak gibi bir kısıtlı alana hapsolmayı kabul etmeyerek de farkını ortaya koymayı da ihmal etmemiştir.

Filmlerinin senaryolarını Jean-Pol Fargeau ile birlikte kaleme alan, uzun süredir film müziklerini Stuart Staples’e yaptıran ve kemikleşmiş bir oyuncu kadrosu (Alex Descas, Grégoire Colin, Michel Subor, Nicole Dogué…) ile çalışan oldukça takıntılı bir yönetmen Denis aynı zamanda.  Farklı türlerde filmlere imza atsa da çalıştığı insanlardan ya da tarzından vazgeçmeyen, hedefinden taviz vermeyen güçlü, kararlı bir savaşçı olarak Fransız sinemasının ve dünya sinemasının hatırı sayılır yönetmenlerinden olan muhteşem bir kadın o.

White Material (Beyaz İnsan) – 2009

Yirmi birinci yüzyılın en iyilerinden biri olarak kabul edilen White Material, Denis’in yıllar sonra tekrar çocukluğunun geçtiği topraklara kamerasını taşımasının örneğidir. Denis, sert, hızlı ve karmaşık bir yapısı olan White Material ile Afrika sömürgesinde toprak sahibi olan bir ailenin, özellikle de evin kadını Maria’nın zorlaşan, tehlikeli koşullarda hem orada kalma mücadelesini hem de bir yandan kahve hasadını yapmaya çalışmasını perdeye yansıtıyor.

Fransa’nın sömürgelerden çekilmeye başlaması üzerine, bölgede yerli gerilla güçlerinin iktidarı ele almaya başlamasıyla baş gösteren karmaşa ortamı beyaz insanlar için fazlasıyla tehlikeli olmaya başlamıştır. Fakat Maria’nın tıpkı sömürge güçleri gibi pek de mülkiyetini terk etmeye niyeti yoktur. Maria, bu zorlu koşullarda bir yandan hasat yapmaya çalışırken bir yandan da oğlunun gerilla güçlerine katılmasına engel olamayacak ya da gerillaların liderini evinde saklamaktan geri duramayacaktır.

Denis’in tüm filmografisinde olduğu gibi suçlu ile suçsuzun, beyaz ile siyahın, güçlü ile güçsüzün, sömüren ile sömürülenin açıkçası her şeyin birbirine karıştığı bu filmi, tam da bu durumundan dolayı takdiri hak etmekte. Zira Denis, sömürülenin asla aciz durumda göstermeyerek onlara yapılan haksızlığı gözler önüne sermeye çalışmıştır. Parçalı kurgusu ile seyir zevkini sekteye uğratmayı tercih eden Denis, belgesele yakın bir tarz yakalamak istediği için de genelde hareketli kamera tercih ediyor, bana kalırsa şimdilik bu son başyapıtında. Ayrıca filmin Isabella Huppert gibi bir yeteneğin omuzlarında şahlandığını belirtmemek olmaz.

https://www.youtube.com/watch?v=1VcfDqspd4Q