07.03.2017
10 Kadın Yönetmenden 10 Etkili Kadın Hikâyesi
Sofia Coppola
Sinema ile güçlü bağları olan Coppola ailesinin bir üyesi olan Sofia Coppola, henüz bebekken yönetmen olan babası Francis Ford Coppola sayesinde sinema ile tanışmıştır. Babasının başyapıtı olan Godfather’da henüz ne olup bittiğini anlamadığı bir yaşta bulunmuş daha sonra da babasının filmleriyle devam eden oyunculuk kariyeri çok da uzun sürmemiştir. Zira Sofia, kamera arkasında çok daha mutlu ve verimli olduğunu düşünmüş ve kariyerini bu yönde çizmiştir. Bu kararında kesinlikle çok haklı olduğunu şimdiye kadar ki filmografisiyle ispatlayan yönetmenimiz, oyunculuğuyla aldığı Razzie Ödülü’nü yönetmenliğiyle Oscar heykelciğine (Lost in Translation ile En İyi Özgün Senaryo Ödülü) taşımayı bilmiş biri olarak bir başarı hikâyesinin kahramanı olmayı hak etmektedir.
Bir kadın olarak genellikle filmlerinde kadınların hayat hikâyelerine yer veren Coppola, erkeklerin bunalımlı hayatlarına da yer vermekten geri durmamıştır. Güçlü, kendi kararlarını kendi verebilen, mücadelesini erkekler olmadan yapabilen kadınları yaratırken erkekleri yalnız, güçsüz ve kaybeden ya da sadece gözlemci olarak çizmeyi tercih ederek tarafını haklı olarak belli etmiştir. Sinema ile ya oyuncu ya da yönetmen olarak her bir taraftan kuşatılmış bir ailede dünyaya gelen Coppola, şöhret dünyasının fazlasıyla sıkıntısını yaşamış olsa gerek ki hep filmlerinde bu durumu karakterlerine yaşatmaktan kendini alamamıştır. Sahne ışıklarının, ilginin, kameraların hep üzerinde hisseden ve bu durumdan oldukça hoşnutsuz olan karakterler Coppola sinemasının ilk akla gelenlerindendir. Sinemanın genel geçer kodlarıyla oynamayı seven, kendine has bir tarz yaratan, filmlerinin senaryosunu bizzat kendisi yazan, müziğin etkisinden ve bazı oyunculardan (Bill Murray) asla vazgeçmeyen bir kadın Sofia Coppola.
The Virgin Suicides (Masumiyetin İntiharı) – 1999
Jeffrey Eugenides’in aynı adlı romanından uyarlanan The Virgin Suicides, seyri oldukça zor, kasvetli ve vurucu bir filmdir. Katolik bir ailenin baskıcı yapısından dolayı beş kız kardeşin hazin hayatlarını irdeleyen film, her ne kadar bazı sahnelerinde aşırı abartıya kaçmış gibi düşündürtse de aslında tüm yaşanılanlar fazlasıyla gerçeğin ta kendisi. Zira aşırı dindar bir ailenin baskıcı yapısı –babanın bir eğitimci olması bile bu durumu değiştiremiyor- aralarında birkaç yaş fark olan beş kız kardeşin hayatlarını zindana çevirir. Tam da ergenlik döneminde olan kardeşler, yaşamın keyfini çıkaracaklarına katı kurallarla örülmüş bir mabede kapatılmışlardır. Bu zulümden farksız hayata ilk isyan bayrağını çeken en küçükleri olur. Diğerleri umutlarını biraz daha zorlasalar da biçare çabalarlar. Ve sonunda toplu isyanı hep birlikte gerçekleştirirler.
Coppola’nın en umutsuz, en içe dönük filmi olan The Virgin Suicides, bu yönlerini duygu durumunu oldukça etkileyen müzikleri ve hissedilen kasveti iki kat etkili kılan görüntüleriyle perçinliyor. Metaforlar üzerinden giderek de anlatımını güçlendiren filmde en etkili metafor ise bir ağaç oluyor. Kesilmesi gerektiğini hikâyenin başında öğrendiğimiz, kızların evlerinin önündeki ağacın sonunda tüm çabalara rağmen makus talihinden kurtulamayarak kesilmesi tam da kızların hayatını temsil ediyor. Erkeklerin ise sadece gözlemci olabildiği, etken olmak istediklerinde ise kızların buna izin vermediği filmin feminist damarı olduğunu da görmezden gelmemek gerek.

