20.07.2017

Christopher Nolan: Hollywood’un Dâhi Çocuğu

inception

Seçil TOPRAK

Inception

Rüya İçinde Rüya Sarmalı

Christopher Nolan henüz kırklı yaşlarını sürüyor ve şimdiye kadar çektiği filmlerle çoğumuzu mest etmiş bir yönetmen. Dolayısıyla onun yeni bir yapıtını beklemek heyecan yaratıyor insanda. Filmleri gösterime gireceği tarihi iple çekilen yönetmenlerden biri de o. Bazılarımız için değilseydi bile Inception’tan (Başlangıç) sonra olmuştur kesin.

Nolan’ın filmlerini kronolojik olarak izlemedim, Akıl Defteri (Memento, 2000) ilk izlediğim filmiydi ancak çok zaman geçirmeden Following’i (1998) izledim ve daha ilk uzun metrajlı filminde nelerle uğraşabileceğinin ipuçlarını verdi Nolan. Filmlerini bir bilmece gibi örmesi ve hiçbir katmanında açık nokta bırakmaması onun yönetmenliğinin yanında senaryolarını kendisinin yazdığı filmlerdeki zeka pırıltısını gösteriyor bize.

Inception, Nolan filmografisinin parlak örneklerinden biri. İnsan en iyi, en güzel diye de ayırmak istemiyor çünkü bir tarafta iki tane güzide Batman filmi, bir tarafta Akıl Defteri (Memento, 2000) bir tarafta Prestij (The Prestige, 2006) duruyor. Tabii bu filmlerin önceli Following’i de unutmamak gerekiyor.

inception

“Bir fikir, virüs gibidir. Esnektir. Oldukça bulaşıcıdır. Ve ufacık bir fikir tohumu bile büyüyebilir. Seni tanımlamak, ya da yok etmek için büyüyebilir.”

Inception’ın özünü aslında bu cümle veriyor. İnsanın düşünce evrenine girmek, ona bir fikir enjekte etmek ve o fikrin kendisine ait olduğunu sanmasını sağlamak… “Başlangıç” bu! Bunu yapmak için de bilinçaltının serbest olduğu zaman dilimine gitmek, orada gezinebilmek çok önemli. Bu zaman dilimi de zemin de rüya… Inception, üst üste kurduğu çift katmanlı gerçeklik duygusuyla, izleyenlerin algısıyla hemen oynayabilecek ve izleyenleri kendine hayran bırakacak bir film. Gerçeklik- rüya vb konularla daha önce ilgilenen filmler pek tabii ki vardı, bundan sonra da olacaktır. Ancak işlenen konuya kendi imzasını koyabilmek bir yönetmenin – senaristin başarısı ve Inception bu imzaya fazlasıyla sahip.

Filmin iç içe kurduğu dünyalara vakıf olabilmek için dikkatinizin dağılmaması gerekiyor. Özellikle filmin reel zaman diliminde ilerleyen öyküsüne vakıf olmak istiyorsanız. Bu öykü, yukarıda andığım “başlangıç fikrini zihne ekebilmek”. Bunu yapmaları için tutulan Cobb (Leonardo DiCaprio) ve ekibi, Saito’nun (Ken Watanabe) rakibinin varisi Robert Fischer’a (Cillian Murphy) çok zor olan “başlangıç” fikrini aşılamak zorundalar. Tabii bu aksiyonu bol hikâyenin bir de geri planında dönen hikâyeler var ki onlar aslında hem filmin felsefesini açıklamak hem de filme katmanlı dönemeçler verebilmek adına önemli. Bu hikâyenin örgüsü de tabii ki başkahraman Cobb ve kaybettiği eşi Mal (Marion Cotillard) arasında geçen ve zaman / rüya kavramlarını iyice muğlak hale getiren gelişmelerden oluşuyor. Dolayısıyla film için izleyicisinin dikkatini azami seviyede tutmak birtakım zorluklar içeriyor. Özellikle izlerken “hadi canım” dediğiniz ve inanma ihtiyacını yitirdiğiniz anda filmle bağınız incelmeye başlar. Inception, senaryosu ve yüksek tuttuğu temposuyla bu handikaptan tamamen kurtulmuş bir film. Süre sıkmıyor, film sürekli bir akış halinde…

inception 1

Oyuncular üzerlerine düşen görevi fazlasıyla yerine getiriyor ve hiçbiri filmin karizması altında ezilmiyor. Evet, Inception karizmatik bir film. Stilize bir çalışma ve her anında ince bir zekânın ürünü olduğunu hissedebiliyorsunuz. Nolan, elinde büyük bir güç bulunduruyor ve bunu eline yüzüne bulaştırmadan her taşı yerli yerinde kullanıyor. Üstelik filmin sonunda da koskocaman bir soru işareti bırakıyor izleyicide. Film bittiği anda rüyadan uyanmak / uyanamamak, rüya / gerçek sarmalında kalıyoruz.

Richard Linklater’ın Hayata Uyanmak (Waking Life, 2001) rüyada olma, uyanma-uyanamama halini irdelerken insanın gerçeklikle bağlarını sorguluyor ve hayata varoluşsal sıkıntılar ve sorgular eşliğinde bakıyordu. Hayata Uyanmak, rüya-gerçeklik sorgulaması haliyle Inception’a yakın duran bir film. Görünen gerçekle aslında olan arasındaki sınırların eritilmesi açısından da Antonioni’nin Cinayeti Gördüm (Blow-up, 1966) filmini getiriyor akla ama Inception yine de başka bir film. Herkese seslenebilecek bir özelliği de mutlaka içinde barındırıyor. Ses, görüntü, hikâye, oyunculuk… Sinemanın belki de en iyi kadrolarından birine sahip olan filmin, oyuncuları kullanma ve yönetme gücü de elbette yönetmenin başarısı.