26.07.2016

En Sevdiğim Kubrick

The Shining

the shining

“Lütfen meteoroloji işleriyle bağlantı kurup geçen hafta Londra’da 11 Ekim Cuma günü barometrik basıncın akşam saat 18:00 ve sabah 6:00 arasında ne kadar olduğunu öğrenebilir misin?

Ayrıca, genel olarak yıl içerisinde bir günün ortalama barometrik basıncın ne kadar olduğunu, ne kadarın aşırı basınç olarak, ne kadarın aşırı düşük olarak tanımlandığını ve onların 11 Ekim Cuma günü bahsettiğim saatler sırasındaki basıncı kendilerince nasıl tanımlayabileceklerini sorar mısın?

Teşekkürler,

Stanley.”

Kubrick’in 31 yıllık asistanı Tony Frewin, ustanın kendisine yazdığı sayısız nottan birini okurken durumun absürtlüğü üzerine kendisini tutamayıp gülüyor: “Kim bilir bunu neden istedi? Neden olduğunu söylemezdi. İşler ‘Bilmem gerek’ teması üzerinde yürürdü.”

Yönetmenleri yüksekten başlayıp düşüşe geçenler (Orson Welles), görece sıradan başlayıp yükselenler (Hitchcock, Kubrick) olarak ikiye ayırmayı seviyorum. Kubrick’in öğrenmeye olan bu açlığını göz önüne alırsak onun ikinci kategoriye girmesine şaşırmamak lazım. Detaycılığı, mükemmeliyetçiliği ve artan bilgisi yüzünden son yıllarında filmlerinin arası gitgide açılsa da her türe kendi imzasını atabildi.

Bahsettiğim bu detaycılığının zirve noktasıysa The Shining (1980)’dir.

Ne kadar iyi yazılırsa yazılsın, nihayetinde bir “perili ev” öyküsü olan kitabı kılavuz olarak kullanmış ama filmin asıl kötüsü dahil her şeyi baştan inşa etmiştir. Duvardaki kızılderili motifleriyle, buzluktaki konservenin markası arasında bağlantı kurabilen bir adam; elbette annenin giyim tarzıyla, odanın uzak bir köşesinde duran oyuncağın giyimini eşleyerek o karakterin şapşal olduğunu vurgulayacak, çocuğun kafasının altındaki yastık sayesinde onun babasıyla olan ilişkisini seyircinin bilinçaltına yerleştirecek kadar büyük bir beyindir.

Böyle birisi hangi sanat dalına elini atsa seyrini değiştirirdi. Neyse ki ve iyi ki sinemayı seçti.

Tümer TOPAL