01.12.2025

Her Kare Bir Nefes: Chantal Akerman’ın Zaman Atlası

Her bakış iz bırakır, bir sessizlik ise zamanı durdurur; Akerman’ın evreninde en sıradan hareket bile derinleşir.

Gündelik hayatın akışını, kadın bakışını ve hafızanın sessiz katmanlarını görünür kılan bir sinema anlatısıdır onunkisi. Akerman’ın filmleri, mekanın, zamanın ve bedenin birer dil haline geldiği görsel bir deneyim sunar. Görüntüler yaşamaya devam ederken, boşluklar zamanın derinliğini taşır.

Chantal Akerman sessizlikten doğar. İlk anda fark edilmeyen küçük ayrıntılar, zamanla kendi iç konuşmasına dönüşür. Onun dünyasına adım atmak, kadın bakışının keskin ve sabırlı penceresinden hayatı görmek demektir. Akerman, yalnızca ekrana değil, izleyenin kendi duyumsamalarına ve farkındalığına da dokunur.

Chantal Akerman, 6 Haziran 1950’de Brüksel’de doğdu. Annesi Holokost’tan sağ çıkmış, babası savaşın izlerini taşımıştı. Evde konuşulmayan hikayeler ve anlatılmayan acılar, onun içine sessiz bir ağırlık olarak yerleşti. Bu sessizlik, sinemasının temel malzemesi oldu. Genç yaşta Godard’ı izleyip sinemaya tutulan Akerman, Paris’in hareketli film çevresi yerine New York’un deneysel sanat ortamını tercih etti. Jonas Mekas ve Film-Makers Cooperative’de gözlemlediği bağımsız sinema, ona özgürlüğün biçim tanımayan bir yol olduğunu gösterdi. Uzun planlar ve hayatın sıradan akışının dikkatle izlenen yolu, burada şekillendi.

2010’larda annesinin hastalığı ve onun ardından yaşadığı kayıp Akerman’ı derinden sarstı. No Home Movie, hem annesine bir ağıt hem de kendi sessiz vedasıydı. 2015 yılında, annesinin ölümünden kısa bir süre sonra Akerman da hayata veda etti. Ama geride bıraktığı her şey, unutulmaz bir miras haline geldi.

EVDEN SOKAKLARA, KARELERDEN HAYATA

İlk filmlerinden biri olan Saute ma ville (1968), henüz 18 yaşında çekilmişti. Genç bir kadının ev içinde dolaşırken patlayan öfkesi, ani kahkahaları ve sakinliği, Akerman’ın cesaretini ve sinemaya bakışını gözler önüne seriyordu. Evle ve kendi bedeniyle hesaplaşan kadın figürünü sahneye taşıyan bu kısa film, onun yaratıcı dilinin ilk habercisiydi.

Je tu il elle (1974), Akerman’ın sineması içinde, bir itiraf defteri kadar kişisel ve bir suskunluk kadar gürültülüdür. Genç bir kadının bir odada günlerce kendi bedenine, açlığına, yazdığı mektuplara ve yalnızlığına bakışını takip eder film. Bu bakış, ne dramatik ne de dışavurumcudur; aksine bir kararlılığın, kadın olmanın iç dengesini duyabilme hâlinin bir yansımasıdır. Akerman’ın kendi bedenini kamera önüne koyduğu sahneler, sinemanın sınırlarını aşan bir dürüstlük taşır. Bir kadının kendi yalnızlığını bu denli çıplak bir halde göstermesi, 1970’lerin sinema dünyasında yalnızca cesur bir duruştan çok varoluşsal bir isyan özelliği taşır. Filmdeki kamyon şoförüyle karşılaşma, tenselliğin bir tür mola gibi yaşandığı, ama hiçbir zaman duygusal bir tamamlanmaya dönüşmeyen kırılgan bir alandır.

Ama asıl başyapıtı, ev işlerinin ağırlığını ve kadının yalnızlığını görünür kılan Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles (1975) oldu. Jeanne’in 6 aydır hiç değişmeyen patates soyma, yemek hazırlama, müşterilerle geçirilen zaman gibi rutinlerini izlemek basit gibi görünse de, uzun planlar ve sabırla inşa edilmiş her an izleyiciye ağır bir empati duygusu verir. Burada ev, hapishanenin de ötesinde zamanın ve emeğin ölçüsünü hissettiren bir mekan olarak ortaya çıkar. Kadın bedeni ev işleriyle bütünleşirken, Akerman görünmez olanı görünür kılar; sessizliğin ağırlığı her sahnede hissedilir.

Ardından gelen News From Home (1976), Akerman’ı New York sokaklarına taşıyan biricik filmdir. Anneden gelen mektuplar okunurken şehirde yürüyen bir kadının yalnızlığı ekrandan içeri sızar. Göçmen olmanın getirdiği mesafe, evden uzak kalmanın özlemi ve annenin endişesi, devasa bir şehir ortamında yoğun bir şekilde var olur.

Dışarıdan bakıldığında sakin, hatta donuk görünen karelerin arkasında, yoğun bir iç dünyayı taşıyan sessiz sarsıntıların filmi Les Rendez-vous d’Anna (1978). Bu kez merkezde Anna var. Onu yollarda geçen günlerini bir otele, tren vagonuna, yatak odasına, bir koridorun aydınlığına bırakır Akerman. Anna’nın içine kapalı ruh halini, mekanların nötr yüzeyleriyle eşleştirerek yalnızlığın fiziksel karşılığını kurar. Bir karakterin yalnızlığını tanımlamaktan çok, yalnızlığın kendisini bir rota gibi kat eder.

Portrait of a Young Girl at the End of the 60s in Brussels (1994) de Akerman’ın erken dönem filmlerinden biridir. Film, genç bir kızın Brüksel’deki hayatını, 60’ların sonunda Avrupa’nın sosyal ve kültürel atmosferi içinde gösterir. Akerman burada zamanın akışını ve mekanın etkisini ilk kez bu kadar net bir şekilde kaydeder. Kamera, genç kızın gözünden, sokakların, evin, okulun ve küçük anların içinde yaşar. Filmdeki gözlemciliği, Akerman’ın daha sonraki eserlerinde geliştirdiği dilinin ilk ipuçlarını verir. Genç kızın yalnızlığı, ailesi ve çevresiyle ilişkisi, zaman ve mekan aracılığıyla görünür olur. Onun adımlarında hem bireysel bir gelişim hem de dönemin ruhu kendini gösterir.

Gelelim Akerman’ın kariyerinin en kişisel ve kırılgan olan filmi No Home Movie (2015)’ye.

Annesiyle olan ilişkisini kayıt altına almaya çalışırken, aslında bir vedanın nasıl yaşandığını, bir kaybın nasıl yaklaştığını anlamaya çalışan bir insanın filmi bu. Ne duygusal bir anlatı var ne de büyük sahneler. Filmin içindeki her şey hayatın son döneminde iki insan arasında kurulan bağın kanıtı gibi durur. Film, “ev” dediğimiz şeyin mekandan öte bir ilişki olduğunu, bazen bir insanın varlığında tamamlandığını hatırlatır. Kamera, bazen uzun süre bir pencereyi, boş bir odanın ışığını izler. Bu görüntülerde yüksek sesle dile getirilmeyen ama yavaşça yaklaşan bir veda hazırlığı vardır.

Chantal Akerman’ın filmlerini düşününce, bir odanın içinden, hiç tanımadığım bir kadının hayatına dokunmuşum gibi bir his kalıyor içimde. Onun sineması büyük sözlerin de ötesinde. Herhangi bir insanın yüzünde, kapının kapanışındaki o tınıda, pencerenin önünde duran gölgede veya mektubu okuyan bir kızın sesinin titreşiminde bütün gerçekliğiyle var oluyor. Gündelik hayatın en sıradan anları bile, onun sinemasında sanki yerinden oynamış gibi geliyor. Hayatın gizlice aktığı o anları göstermeye çalışıyor bize. Görünmeyen bir şeyin yüzümüze nazikçe dokunduğu anlar vardır ya, tam olarak öyle. Sanki bütün hayat kimsenin bakmadığı köşelerde saklanıyormuş da o bize orayı işaret ediyormuş gibi.