14.06.2021

Venedik Heyecanı

Marguerite – Xavier Giannoli

1921 senesi. Kükreyen Yirmiler olarak bilinen orijinal haliyle Roaring Twenties yılları. Paris uzakta değildir. Marguerite Dumont’un kalesinde bir parti günü. Her yıl olduğu müzik severler toplanırlar ve tek bir şey isterler: Müzik, daha çok müzik. Çevreye, geçen yıllara ve her an sırt çevirmeye müsait insanlara yahut çevreye, saygınlığa karşı müziğe tekrar dönüşün hikâyesi. Son dönemde alıştığımız hikâyelerden “eski başarısını kaybetmiş sanat insanı” temasına sırtını yaslayan Marguerite, hikâyesini büyük çöküş yıllarından hemen öncesindeki bol müzikli, eğlenceli ve bir o kadarda zıtlıkların yıllarına çevirerek, bir bakıma dönemsel bir masalıda izleyiciyle buluşturmayı hedefliyor.

Rabin, the Last Day – Amos Gitai

Festivalin daimilerinden biri olan İsrailli yönetmen Amos Gitai, 1995 Kasımına gidiyor: Tel-Aviv’de bir siyasi miting zamanı. Mitingin olduğu sırada kurşun sesleri duyulur. Olay yerinde yakalanan suikastçinin yirmi beş yaşında dindar bir Yahudi olduğu öğrenilir: Yigal Amir. Cinayet soruşturması sonucu ortaya çıkanlar, alt kültüre yönelik nefret söylemleri, paranoya ve siyasi entrikalar, radikal hahamlar, kışkırtıcı siyasi kampanyalar sanki bu kurşunları bekler gibidir.

Yönetmenin Nobel Barış Ödüllü İsrailli politikacı İzak Rabin’in Oslo Antlaşması’nı imzalayacağı sırada öldürüldüğü yıllara çevirdiği kamerası, bir ölüm ve sonrasında gelen “barış”ın nerede olduğunu arar gibidir.

A Bigger Splash – Luca Guadagnino

“I am Love (1999)”, “Melissa P. (2005)” filmleriyle tanıdığımız Guadagnino, kısalardan vazgeçemeyenlerden. Tilda Swinton ile çalışmayı seven İtalyan yönetmen, bu kez Swinton’a eşlik edecek isimlere Ralph Fiennes ve Matthias Schoenaerts’ı da ekliyor.

A Bigger Splash ismini verdiği hikâyesinde Rock yıldızı Marianne Lane (Tilda Swinton), partneri Paul (Matthias Schoenaerts) ile Pantelleria adlı volkanik adada kendini toparlayana kadar tatile çıkar. Ancak eski sevgili Harry (Ralph Fiennes) ve kızının da yollarının aynı adaya düşmesiyle Akdeniz güneşi altında duygusal bir kahkaha portresi, arzu ve pek tabii rock and roll ateşi alevlenir.

The Endless River – Oliver Hermanus

Güney Afrika’da küçük bir şehir olan Riviersonderend’de (Sonsuz Nehir) genç bir kadın dört yıllık hapis cezası biten kocasını karşılar. İlk etapta yeni bir hayat için planlarını gerçekleştiriyor gibi görünürler. Ancak yakınlarındaki bir çiftlikte vahşice işlenen bir cinayet bir anda döngüyü sorgulayıcı bir acı ve şiddet formuna doğru hızla çeker.

The Danish Girl – Tom Hooper

Belki de yılın en çok merak edilen filmlerinden biri The Danish Girl. Başrollerinde Alicia Vikander ve Eddie Redmayne’yi izleyeceğimiz Britanyalı yönetmen Tom Hooper filmi, David Ebershoff’un hikâyesinden uyarlanma.

Danimarkalı sanatçı Lili Elbe ile illüstratör Gerda Wegene’nin aşkını anlatan The Danish Girl, geçtiği dönem itibariyle umut veren hikâyesiyle dikkat çekiyor.

Anomalisa – Charlie Kaufman, Duke Johnson

Amerikalı ikili Duke Johnson ve Charlie Kaufman’ın yönetmen koltuğunu paylaştığı Anomalisa, insan ilişkileri, karşılıklı sosyal beklentiler ve yetersizliği olan insanlar üzerine kitap yazan Michael Stone adlı yazarın, rutin bir iş gezisi sırasında karşılaştığı kişiyle olan münasebetini ve hayatında bu karşılaşmayla birlikte gelişen değişimi dert ediniyor. Muhtemelen anomali tarzı bir anatomik bozukluk üzerinden geliştirilen hikayenin stop motion tekniğiyle çekilen bir animasyon olmasının verdiği heyecan, çekim esnasında çekilen iki dakikalık video ile daha bir katlanıyor.

Bei Xi Mo Shuo (Behemoth) – Zhao Liang

Yönetmen Liang’ın madenler ve bu madenlerde hiç durmadan çalışan maden işçilerini takip ettiği belgeseli, toz ve kara duman içinde hiç durmadan çalışan ve sürekli birileri için bir şeyler yetiştirmeye çalışanların öyküsü. Araf gerçekliğini yaşayan ve cenneti olmayan bu insanların yuttuğu kara tozu izlemek için beklemek, aslında çok manidar bir gerçeğin ta kendisi.

L’Attesa – Piero Messina

Yılın bir başka heyecan veren filmi genç İtalyan yönetmen Piero Messina’nın oluyor. Pek çokları tarafından bilinmeyen yönetmenin bu ilk uzun metrajlısına yönelik duyulan bu heyecan, yönetmenin ilk uzun metrajlısıyla yarışacak olması ve pek tabi başrolü teslim ettiği Juliette Binoche’den ötürü.

Yalnızlığıyla dans eden Anna (Juliette Binoche) ve ansızın yolları kesişen genç kadın Jeanne (oğlunun nişanlısı) arasında başlayan zorunlu birliktelik ve buna eklemlenen yine ansızın bir kaybolma ile gelişen hikâyede, Etna’nın dumanı altında birbirini tanıma ve tanımlama süreci başlar.