05.07.2017

Yönetmen Koltuğu: Paul Thomas Anderson

5) The Master (Usta) – 2012

Anderson, sondan bir önceki filmi olan The Master ile daha tehlikeli sularda yüzmekten imtina etmiyor. Tom Cruise’nin bayraktarlığını yaptığı Scientology’den güçlü esintiler taşıyan bir oluşum olan The Cause tarikatı ve tarikatın kurucusu, fikir babası Lancaster Dodd, Amerikan toplumuna ve o toplumu yönlendiren kişilere yakından bakıyor. Lancaster karakterini Amerikan toplumunu yönlendiren birkaç kişiden biri olarak, Lancaster’in karşısına çıkan toplumsal normların oldukça dışında olan Freddie karakterini de yönlendirilen, ruhsal yapısı bozulmuş Amerikan toplumuna benzetebiliriz. Bu ikili arasındaki tarif edilmesi, adı konulması zor, ilginç bir ilişki, film boyunca seyirci olarak bizlere bitmek bilmez sorular sordurur. Anderson’un tıpkı There Will Be Blood gibi seyirciyi hikâyeye kaptırmaktansa sorgulamasını isteyen, Amerika’nın yapısını oluşturan belli başlı gerçekleri ortaya döken yapımlarından biri olan The Master, Philip Seymour Hoffman ve Joaquin Phoenix’in tapılası oyunculuklarıyla yükseliyor.

Bir Baba-Oğul Temsili

Yolları tesadüf eseri birleşen ve uzun bir süreçlerini birlikte geçiren bu ikilinin, bir süre sonra hayatlarının en önemli süreçlerini geçirdiklerini anlıyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış ve psikolojik olarak sarsılmış Freddie olgunlaşmış, ne istediğini bilen, yolunu çizebilen bir kişi olmuş, Lancaster ise hedefinde ilerlemiş ama ilerledikçe de kendisine inanıp, güvenen kitle içerisinde sorgulanmaya başlamıştır. Freddie özgürleştikçe, Lancaster bir yalanın içine daha da saplanmış ve kendisine inananlardan uzaklaşmıştır. Anderson, bu süreçleri büyük bir incelikle hiçbir detayı atlamadan iç içe geçirerek aktarmakta çok başarılıdır.

Anderson filmlerinin hepsine sirayet eden baba-oğul mevzusunun belki de en çok ete kemiğe büründüğü The Master, Boogie Nights ile de çok sağlam bağlarla bağlıdır hiç kuşkusuz. Hem There Will Be Blood hem de Boogie Nights ile olan bu inkâr edilemez bağlar belki de The Master’ı , Anderson filmografisinin geniş bir özeti olarak okumamızı sağlar. Müzikleriyle yine büyüleyen The Master, teknik ve hikâye anlatma açısından daha durgun daha deneysel bir çizgide ilerler. Hızlı, takip edilemez kurgusundan Anderson’un neredeyse eser yoktur. Tüm bunları söyledikten sonra Anderson’un büyük bir radikallik yaparak filmi 65 mm peliküle çektiğini de eklemek isterim. Gördüğünüz gibi Anderson, kaç yaşına gelirse gelsin, kaçıncı filmini çekerse çeksin sürprizlerinden, aykırılıklarından asla dem vurmadan yoluna devam eder. Son olarak yıllardır her filmine mükemmel bir başarıyla eşlik etmiş Radiohead üyesi Johnny Greenwood’un nasıl bu kadar muhteşem müziklere imza attığı artık gerçekten ayrı bir araştırma konusudur bana kalırsa demeden edemeyeceğim.