13.10.2016

Karakter Mutfağı: Holly Golightly

breakfast

New York’ta sabahın ilk ışıkları

Sabahın erken saatleri… Elinde kahvesi ve çöreği ile Tiffany mağazası önünde genç bir kadın belirir. Zarif, ince, uzun siyah gece kıyafeti içinde Audrey Hepburn… New York sokaklarını sabahın ilk ışıklarıyla görürüz ve genç kadının güzelliği yanında hüznü de aklımızı başımızdan alır. Genç, deli dolu, saf bir kadındır o. O, “Holly Golightly”dir.

Aslında Lulamae Barnes adında küçük bir kızken, yaşadığı çiftlikten kaçıp koca şehir New York’a gelmiştir Holly. Geçmişinden, ailesinden kaçan Holly, New York’ta küçük bir dairede yaşamını sürdürür. Gece partilere katılmayı sever, evinde de partiler verir. Üst komşusu Bay Yunioshi’yi delirtecek kadar gürültülü bir yaşamı vardır. Tüm bunlar madalyonun görünen yüzüdür elbette.

Bir gün genç bir yazar adayı çıkagelir Holly’nin yaşadığı apartmana: Paul Varjak. Holly genç adam ona kardeşini hatırlattığından “Fred” demeyi tercih eder. Hatta Holly’nin çevresi de onu Fred olarak tanımaya başlar. Tabiî ki birbirlerini ilk gördükleri andan itibaren aralarındaki çekimi hissettiğimiz Holly ve Paul birbirine âşık olacaklardır. Ancak aşk, Holly’nin tutunmak istediği dallardan biri değildir.

breakfast-at-tiffanys

Madalyonun öbür yüzü

Geçmişi kadar yaşadığı an da karanlıktır aslında Holly’nin. Geçimini nasıl sağladığını bilmeyiz, öğrendikçe ve o neşeli, çılgın kadının yüzeydeki parıltılarını söktükçe karşımıza çıkan çıplak Holly’nin naifliğini daha yakından görürüz. Yaşadığı hayata inat bir hüzün vardır onun gözlerinde. Film boyunca da Moon River şarkısı eşlik eder onun hüznüne. Kendisi de geçim yolları açısından epey sıkıntıda olan Paul, Holly ile vakit geçirdikçe, onun görünmeyen tarafını keşfettikçe genç kadına âşık olur. Ancak dediğimiz gibi Holly’nin hayat tutamaklarından biri aşk değildir, olamaz. Çünkü aşk onun kendisini savunmasız hissettiği bir alandır. Üstelik aşkla birine bağlanmak kendinden vazgeçmeyi gerektirecektir. O ise hiçbir şeyin adını koymayı ve hiçbir şeyi kısıtlamayı sevmez. Kedisinin bile bir adı yoktur, o sadece “kedi”dir.

Breakfast at Tiffany’s (Tiffany’de Kahvaltı) iki kayıp ruhun anlatıldığı bir uzun hikâye/kısa roman. Truman Capote’nin yarattığı Holly, filme nazaran daha karanlık tarafları olan bir kadın. 1958 yılında yazılan eserin sinemaya uyarlandığı tarih 1961. Sinemada Audrey Hepburn’un bedeninde, geçen yıllara rağmen, unutulmayan bir karaktere dönüşen Holly Golightly, sinemada en sevilen kadın karakterler listelerinin vazgeçilmez isimlerinden biri. Holly, kırılganlık hali ile hırçınlıkla çılgınlık arasında gidip gelen ruhi durumunu anbean perdeye yansıtabilen Audrey Hepburn’un oyunculuğu sayesinde eşsiz bir karaktere dönüştü. Filmden her görüntüyü durdurup baksanız, karşınızda ikonik bir karakter görürsünüz. Davranışları, giyimi, jest ve mimiklerindeki değişimler her ruh halinin büyük bir incelikle perdede can bulması gibi adeta. Bu unutulmaz karakterle tanışanlar için onu hatırlamanın tam sırası. Henüz tanışmamış olanlar içinse söyleyebileceğimiz tek şey, Holly’yle buluşmak için daha fazla beklemeyin, olacaktır.