21.02.2026

“Wuthering Heights”: Bu Uğultulu Tepeler’de Uçuş Serbest

 

 

                                                                                                Yazı spoiler içerir.

Emily Brontë’nin ilk ve tek romanı Wuthering Heights (Uğultulu Tepeler; Türkçede Rüzgârlı Bayır adıyla da çevrilmiştir), zaman içinde kendine özgü bir kültürel kadere maruz kalmıştır. Olağanüstü ölçüde tanınır olmakla birlikte, aynı ölçüde yanlış okumalara gebedir. Popüler kültür metni ısrarla, toplumsal engeller nedeniyle ayrı düşmüş iki âşığın trajik hikâyesi olarak yeniden yazar. Heathcliff ise, önceki uyarlamaların da etkisiyle kimi hafızalarda adeta romantik bir Mr. Darcy varyantına dönüşür. Oysa roman ne duygusal bir teselli üretme niyetindedir ne de Heathcliff klasik anlamda romantik bir figürdür. Brontë, aşkı iyileştirici değil yıkıcı bir kuvvet olarak betimler. Karakterler duygularını aşan bir tutkuyla değil, bizzat o tutkular tarafından tüketilerek var olur. Bu bakımdan Uğultulu Tepeler bir aşk hikâyesinden ziyade, saplantı, sınıf kini ve mülkiyet duygusunun doğurduğu psikolojik şiddetin tekinsiz bir incelemesidir.

Yönetmen Emerald Fennell’in uyarlaması ise görsel açıdan kendinden emin görünen bir dünya kurmasına karşın, romanı rahatsız edici kılan o pürüzlü çekirdeği törpüleyerek yerini estetize edilmiş, içi boşaltılmış bir melankoliye bırakıyor. Üstelik bu yalnızca bir yan etki değil, belirgin bir tercih. Film, metnin huzursuz edici enerjisini korumak yerine onu yumuşatmayı ve seyredilebilir bir duygusal atmosfere dönüştürmeyi bilinçli biçimde seçiyor.

Romanın Şiddeti, Filmin Yumuşaklığı

Heathcliff karakteri İngiliz Edebiyatı severler, klasik roman okurları ve modern izleyici için artık ikonikleşmiş bir arketip. Brontë’nin Heathcliff’i romanda düzeni bozan bir varlık. Toplumsal olarak kökeni belirsizdir, ve özellikle de koyu tenli olarak tanımlanır. Duygusal olarak kapalı bu karakterin trajedisi yalnızca toplum tarafından reddedilmesi değildir. Reddedilmeyi bir yaşam mantığına dönüştürmüştür ve insanları duygusal yaralarının uzantıları olarak görür. Bu yüzden de onları kontrol edilecek ve intikam alınacak nesnelere indirger. Beraber büyüdüğü Catherine ise onun ahlaki karşıtı hiç değildir. Aralarındaki meşhur bağ benzer bir ruhsal uç noktayı paylaşmalarından doğar, ve adeta metafizik bir yanı vardır. Roman boyunca Heathcliff ve Catherine’nin benlikleri birdir. Ancak birbirlerini iyileştiren bir bağ değildir bu, tam aksine birbirlerinin yıkıcılığını mümkün kılarlar.

Fennell’in filminde ise bu ilişki giderek tanıdık bir “imkânsız aşk” anlatısına dönüşüyor. Film Heathcliff’i yaralı ve hassas bir figüre dönüştürürken, Catherine ile olan zehirli ilişkisi, bağlarının yıkıcı olduğu hissi yerini basit bir kavuşamayan aşıklar trajedisine bırakıyor. Böylece romanın temel paradoksu kayboluyor. Brontë’nin romanında felaket onların birlikte olamaması değil, asıl birlikte olmalarının felaket olmasıdır. Film bu rahatsız edici ihtimali, “dünyanın doyasıya yaşanmasına izin vermediği yoğun bir aşk” fikriyle değiştiriyor.

Estetik Gösteriş Kurbanı bir Anlatım

Fennell’in yönetmenliği, Promising Young Woman ve Saltburn filmlerinden aşina olduğumuz üzere, görsel bir yoğunluk taşıyor. Kamera devamlı dolaşmayı seviyor, sahneler müzikle yükseltiliyor, ve anlar yavaşlatılarak vurgulanmayı amaçlıyor. Rüştünü çoktan ispatlayan Linus Sandgren’in görüntü yönetimi kusursuz, görüntüler gerçekten özenli ve çoğu zaman iştah açıcı, ancak sorun uygulamada değil, estetik yönelimde. Filmin kostümleri ve iç mekan tasarımları sıklıkla Sofia Coppola’nın Marie Antoinette filmine ve dili de yönetmen Baz Luhrmann imzalı Romeo + Juliet ve The Great Gatsby ile özdeşleşen hiperduyusal ve romantik anlatıma özeniyor.

Madem Fennell’da bu özenme bariz bir şekilde hissediliyor o zaman da sanırım bir karşılaştırma yapmak yanlış olmaz. Fennell’ın sırtını yasladığı abartı Baz Luhrmann’ın özgün ve post-modern tarzında tesadüfi değildir. Kullanılan her kostüm, her şarkı, her türlü mekânsal ayrıntı uyarlandığı hikayeye hizmet eden bir yorum içerir ve bu teatrallik aslında romantik hikâyelerin ne kadar da yapay olduğunu görünür kılar. Fennell’da ise stil çoğu zaman yorumun yerine geçiyor. Rüzgârda uçuşan perdeler, yağmur altındaki yüzler, uzun uzun odaklanılan bakışlar, şoke etmeyi amaçlayan açılış sekansı, ve yine tiksindirme amaçlı domuz kanı sıçrayan duvarın görüntüsü gibi anlar hikayeye anlam katmaktan çok duyguyu zorla hissettirmeye çalışıyor. Yani hissetmemiz beklenen şey aslında birbiri ardına sıralanmış ama anlamsal olarak bağ kurmakta zorlanılan görüntüler aracılığıyla bize dayatılıyor, ve bu görüntülerin de hikayeye ne kadar hizmet ettiği şüpheli.

Psikolojik Derinliği Silinen İşlevsel Figürler

Fennell’ın filmin adını tırnak içine almasının sebebi hem bu filmin bir serbest uyarlama olduğunun altını çizmek hem de romanla kıyaslama yapılmasından kaçınmak. Tabii ki her uyarlama özgündür, çevirdiği hikâyeyi kendi estetik tercihleri, ideolojik bakışı ve anlatı öncelikleri doğrultusunda yeniden kurar. Ancak bu yeniden kurma süreci, kaynak metnin kurduğu anlam ilişkilerini bütünüyle göz ardı ettiğinde yorum üretmekten çok anlamı daraltma riskini de beraberinde getirir.

Bu yüzden filmin uyarlamadan bağımsız yine de kendi ayakları üzerinde durup durmadığını teşhis etmeden önce romandaki karakterlerin işlevselliğine göz atmakta fayda var. Uğultulu Tepeler’in en radikal yanlarından biri ahlaki bir bakış açısı sunmamasıdır. Karakterlerin hayattaki motivasyonları belirgindir. Heathcliff zalimdir, Catherine manipülatiftir, babası Earnshaw pasif, kocası Edgar Linton güçsüzdür, ve kardeşi Hindley yıkıcıdır. Anlatıcılar Lockwood ve Nelly kendi bakış açılarından olayları aktarırlar ve ne kadar güvenilir oldukları şüphelidir. Okur bir türlü karakterlere göre hizalanamaz, ve metin boyunca ikilemde kalmaya devam eder.

Film ise bu rahatsızlığı gayet yumuşatıyor. Heathcliff hesaplı bir intikam figürü olmaktan çok trajik bir dışlanmışa dönüşüyor. Catherine’in erkek kardeşi Hindley’in filmden çıkarılması hikayenin en çekirdek anlamlarından birini kökten değiştiriyor. Romanda Heathcliff’in maruz kaldığı şiddetin kaynağı baba değil, kardeş kıskançlığıdır. Heathcliff’e eziyet eden kişi, ona yaşça yakın olan Hindley’dir. Baba Earnshaw ise tersine koruyucu bir figürdür. Heathcliff’i sahiplenir ve Hindley’in eziyetini sınırlamaya çalışır. Bu yüzden baba hayattayken evde kesin bir düzen kurulamaz. Ortam daha çok doğal bir düzensizlik içindedir. Catherine’in “bozkıra ait”, kuralsız ve vahşi karakteri de bu özgür çocukluk ortamıyla bağlantılıdır. Babanın ölümüyle birlikte Hindley güç kazanır, Heathcliff’i köle gibi davrandığı bir hizmetkâr konumuna indirir ve sonunda gerçek toplumsal hiyerarşi eve girer. Catherine’in Heathcliff’e ait benliği ile evlendiği Edgar Linton’a yönelen toplumsal benliği arasındaki bölünme de bu noktada başlar.

Dolayısıyla şiddetin babaya aktarılması, romanın karmaşık sosyal gerilimini basitleştirerek hikâyeyi “kötü ebeveyn–mağdur çocuk” çerçevesine indirgiyor. Oysa romanda çatışmanın asıl kaynağı kardeş rekabeti ve sınıfsal kaygıdır. Böylece, Brontë’nin kurduğu karmaşık sınıf gerilimi ve Heathcliff’in toplum içindeki yerinin belirsizliği zayıflıyor. Heathcliff artık sosyal düzenin içinde ezilen, öfkesini buradan devşiren bir figür olmaktan çok, yalnızca sevdiğine kavuşamayarak travmatize edilmiş bir “soap opera” karakterine bürünüyor. Bu değişiklik de karakterin gittikçe artan zalimliğinin altını yeterince dolduramadığı için, Catherine’e olan saplantısı (ki Heathcliff Catherine’in ailesi ile ilgisi olan her şeye saplantılıdır) kolayca açıklanabilir bir mağduriyet tepkisine dönüştürüyor.

Serbest Uyarlama mı, Boşluk mu?

Peki Emerald Fennell romandan yalnızca “ilham” aldığını belirttiğine göre ortaya çıkan film kendi ayakları üzerinde durabilen bir sinema eseri mi? Bu sorunun yanıtı, filmin kurduğu anlatı ekonomisinde ve karakterler arasındaki dramatik ilişkilerin tutarlılığında saklı. Metinle bağlarını gevşettiği ölçüde filmden beklenen, kendi iç mantığını kurması ve duygusal etkisini bu içsel bütünlük üzerinden üretmesi. Ne var ki burada yaşanan, bağımsızlaşma değil, referansın yerini alamayan bir boşluk. Kaynak metnin nedensellik ağını terk eden anlatı, onun yerine eşdeğer bir dramatik yapı inşa edemiyor. Böylece film, Brontë’nin romanına yaslanmadığında da tam anlamıyla kendi üzerine kapanan bir bütünlük kuramıyor.

Sonuçta ortaya çıkan yapı, serbest uyarlamanın vaat ettiği özgürleşmeden çok, metnin dramatik dayanaklarından kopmanın getirdiği bir kırılganlığa sahip oluyor. Film, romanın anlam ilişkilerini dönüştürmek yerine onları askıya alıyor fakat askıya alınan bu boşluğu dolduracak yeni bir dramatik mantık da üretmediği için, bağımsız bir anlatı olmaktan ziyade estetik bir yorum olarak kalıyor.

Filmin romanın ikinci yarısını bütünüyle dışarıda bıraktığını özellikle belirtmek gerek. Bu tercih, Brontë’nin kapalı ve kendi iç mantığıyla işleyen evreninden koparılan Catherine ile Heathcliff’in, Gone with the Wind (Rüzgar gibi Geçti) estetiğini andıran “büyük aşk” anlatısına odaklanmanın kaçınılmaz bedeli aslında. Böylece yoğunlaştırılmış fakat daraltılmış bir romantik merkez kuruluyor. Romanın zamanla derinleşen toplumsal ve psikolojik boyutları anlatının dışında kalıyor.

Öte yandan Alison Oliver’ın güçlü yorumuyla hayat bulan Isabella’nın, metindeki kırılganlığından uzaklaştırılarak neredeyse gönüllü bir sado-mazohist ilişki figürüne dönüştürülmesi; Heathcliff ile Catherine’in trajedisinin başlıca müsebbibi gibi konumlandırılan Nelly’nin Hong Chau tarafından canlandırılması; romanda ten rengi nedeniyle dışlanan Heathcliff yerine Edgar karakterinin koyu tenli olarak tasarlanması gibi tercihler, yönetmenin yerleşik okuma biçimlerini bilinçli biçimde bozma arzusunu açıkça ortaya koyuyor. Ancak bu müdahaleler metni yeni bir düşünme alanına açmak yerine, karakterlerin dramatik işlevlerini muğlaklaştırıyor ve olaylar arasındaki nedensellik bağını zayıflatıyor.

Margot Robbie ve Jacob Elordi’nin iyi oyuncular olduğu malum ancak eldeki malzeme ile bir beyaz dizi romanından fırlamış ve “ haydi bakalım şimdi aşık rolü yapıyorsunuz” denmiş gibiler. Sorun oyuncuların yeteneği ya da kimyalarının tutup tutmamasından çok filmin kurduğu tonla ilgili aslında. Karakterler duygularını açıkça gösteriyor ama davranışları içlerinden geliyormuş gibi değil, sahnenin gereğiymiş gibi duruyor. Bu yüzden bağlamlarından koparılan Heathcliff ve Catherine karakterleri herhangi bir romantik hikayenin sıradan kahramanlarına indirgeniyorlar.

Fennell’in “Wuthering Heights”’ı, “tüm zamanların en büyük aşk hikâyesinden ilhamla” sloganı ve Gone with the Wind’i çağrıştıran bir afişle seyirci karşısına çıktı. Yönetmen, uyarlama motivasyonunu “14 yaşımda romanı okurken yaşadığım deneyimi yeniden var edecek bir şey yaratmak istedim” sözleriyle temellendiriyor. Film, aldığı estetik ve anlatısal kararlar doğrultusunda kendince tam olarak bunu yansıttığını düşünüyor olabilir. Ancak ortaya çıkan eser, erotizmi çağırmaya çalışan ancak tutarlı bir tensel dil kuramayan, yer yer serpiştirilmiş hissi veren imgelerle vermeyi amaçladığı tiksinti ve huzursuzluk duygusunu üretmeyi de başaramayan bir görsel yapı kıvamında. Büyük bir aşk anlatısı vaadi ise sonuçta yalnızca yüzeysel bir stil gösterisine, adeta gösterişli bir kolaj çalışmasına dönüşüyor. Metnin trajik kaçınılmazlığını ve duygusal ağırlığını kurmak yerine onu dekoratif bir atmosfer içinde eritiyor, bu yüzden de sinema tarihinde kalıcı ve etkili bir karşılık bulup bulamayacağı şüpheli şüpheli ama uzun süre sosyal medya mecralarına bol bol görsel malzeme sunacağı kesin.