27.07.2016

Sinemamızın Yeni Nesil Kadın Yönetmenleri

.2000 sonrası sinemamızın açılımlarına baktığımızda birkaç tematik yönelimin yanında kadın yönetmenlerin de kendilerini iyice hissettirmeye başladığını görürüz. Bu, sinemamız adına elbette sevindirici bir gelişme. 2000 öncesi sinemaya başladığı halde en etkin yıllarını son on beş yılda geçiren kadın yönetmenlerimizin yanı sıra ilk filmlerini çekmiş ve geleceğe umutla bakmamızı sağlayan kadın yönetmenlerimiz de var. Bu çeşitlenmenin yolunu açan ve sinemamıza verdikleri emeği asla unutmayacağımız Bilge Olgaç, Birsen Kaya, Canan Gerede, Biket İlhan, Tomris Giritlioğlu, Handan İpekçi hem oyunculuk hem yönetmenlik yapmış Cahide Sonku, Türkan Şoray‘ı da saygı ve sevgiyle anarak son dönem kadın yönetmenlerimiz üzerine yaptığımız bu dosyamızı keyifle okumanızı diliyoruz.

Aslı ÖZGE

Köprüdekiler (2009)

Bundan altı sene evvel 2009’da 28. Uluslararası İstanbul Film Festivalinin Ulusal Yarışma bölümünde en iyi film dalında Altın Lale’yi kucaklayan Aslı Özge’nin ilk filmi “Köprüdekiler”, yakın zamanda izlediğimiz ikinci film olan “Hayat Boyu”nda katedilen yoldan oldukça uzak bir film. Ama yıllar sonra erkek yönetmenlerden sıyrılarak bir kadın yönetmenin festivalde ödülü kucakladığı bu filme, bir ilk film olarak kötü demek de haksızlık olacaktır.

Her ne kadar mercek altına yatırdığı sıradan ama bir o kadar da yanı başımızdaki hayatın hikâyesini yine bir o kadar sıradan ve hayatın içinden karakterlerle bezese de film birbirinden kopmuş vaziyetteki hikâyeleriyle ne yazık ki çok güçlü bir bağ kuramıyor. Neredeyse tekrar kurguya yatırıp makaslasak birbirinden bölünmüş yeni formatlarda üç ayrı orta metrajlı film çıkacağına iyiden iyiye inandığımız bu filmi güçlü kılan noktaları, minimal ölçüdeki hikâyesi, anlatının üst düzeydeki doğallığı ve kuşkusuz karakterlerinin de bizden biri olması. Burada kastettiğim, gerçekten bizden olan bu karakterler anlatılan o hikâyedeki hayatın içinden olması. Sadece bu hayatta yaşadıkları birkaç an, herhangi bir filme konu olmakta. Toplamda üç karakterin inine indiğimiz bu filmde onları birbirleriyle ilişkilendiren tek nokta ise Boğaz Köprüsüdür. Boğaz köprüsünde trafik bütün yoğunluğuyla akmaktadır. Bir Roman çocuk çiçeklerini satmak için sürücüleri durdurmakta. Bir trafik polisi bu insanlar için trafiği kontrol etmekte; olası bir aksamaya engel olmaya çalışmaktadır. Bir dolmuş şoförü ise bu denge içinde köprüdeki insanları bir noktaya ulaştırmaya çalışmaktadır.

Hayatın içindeki çarkların dişliler her ne kadar birbirinden bağımsız gibi görünse de bir düzen içinde olduğunu devamlı öne çıkaran Köprüdekiler; cansız diye tasavvur ettiğimiz bir şehrin ve bu şehirle özdeşleşmiş bir yapının içinde debelenen birkaç insanın gündelik rutin içinde süregelen hayatlarına bir göz kırpmakta. Unutmadan tv ise bir tv değil. Adeta bir tepegöz; olan bitene bir alt metin ekleyen, olan biteni devamlı onaylayan…  

Zekican SARISOY

Hayatboyu (2013)

1980’ler Türkiye tarihine 12 Eylül’le kazınan yıllar olmuştu. Türk sinemasında da seksenlerin ortalarına doğru geçmişle hesaplaşma, aydın zümrenin durduğu yer ve yeniden şekillenme haline dair filmler yapmaya başlandı. Ancak ortaya çıkan görüntü, tat vermiyordu. Çünkü gerek seksenler gerekse doksanlardaki aydın zümreyi anlatan filmler aydınları şömine başında, elinde şarabıyla felsefe kitaplarından cümlelerle konuşan karton tiplemeler olarak resmediyordu. O dönem çocuk aklımla “dram” denilen bu filmleri izlemekten ne kadar nefret ettiğimi bugün hayal meyal hatırlıyorum. O duygularla değil de şimdiki mantığımla o döneme baktığımda ise yoksunluk içinde çekilmeye çalışılan filmlerin arada kalan filmler olduğunu görebiliyorum. Her haliyle arada kalan… Gerek yönetmenler, gerek konular… Oysaki 2000’ler yeni yönetmen kuşağını da yarattı. Dolayısıyla bu yeni kuşağın kavramlara bakış açıları değişirken eski yeni kavramlar da yeniden yorumlanmaya başlandı. Hayatboyu filmini ele aldığı zümre itibarıyla doksanların yukarıda andığımız aydın filmlerine eklemleyebiliriz belki. Ancak sadece ele aldığı konuyla sınırlı kalarak. Çünkü karşımızda odağına aldığı zümreyi iyi tanıyan, iyi analiz eden ve elindekileri iyi sinemayla seyirci önüne çıkaran bir film var. Zaten Aslı Özge de Hayatboyu için “Bildiğim, yakından tanıdığım bir zümrenin filmini yaptım” demişti festival gösteriminde.

Hayatboyu kısaca Ela (Defne Halman) ve Can (Hakan Çimenser) adlı orta-üst sınıf, iyi eğitimli bir çiftin genelde hayatına, özelde evliliklerine bakıyor. Bunu yaparken de daha çok kadın odaklı bir bakış açısı çizmeye çalışıyor. Yani biz filmi Ela’nın penceresinden izliyoruz. Dışa dönük olsa da aslında içinde yaşayan bir kadın Ela. Zamanla bir kapan haline gelen evliliğin içinde boğulan Ela, rutine binmiş hayatının kabuklanmış duygularını dışa vurmasında bir engel olduğu gerçeğini yüzümüze vuruyor filmin her anında. Aslında buradan da anlayabileceğiniz gibi Hayatboyu, Ela’nın filmi. Ela kimliğinde karşımıza çıkan Defne Halman’ın karakteri yorumlamaktaki başarısı ise göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek. Yazık ki çoğu yerde görülmeyen ve ödüllendirilmeyen bir kompozisyon Halman’inki. Oysaki bu yılın en iyi oyunculuklarından biri var karşımızda.

Türkiye’de burjuva sınıfı ne kadar var ya da yok tartışılabilir. Ancak böyle bir entelejansiya ve azınlıkta da olsa bu hayatları süren kişiler var. Belki ülkenin genel sorunları içinde bu zümrenin kendine has sorunları çoğumuza birincil sorunlar gibi gelmeyebilir. Ancak hem ülke sinemasının geneli hem de kadın sinemasının yansımaları açısından Hayatboyu filmini reddetmek anlamsız. Tüm bunların dışında gerçekten iyi çekilmiş ve oynanmış bir film var karşımızda. Konu ilgimizi çekmeyebilir, kendimizden uzakta hissedebiliriz anlatılanları ancak tüm bunlar, Hayatboyu’nun iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmez.

Seçil TOPRAK