27.05.2017

Sinemanın İsyankar Akımı “Yeni Dalga”

Alexandre Astruc’un 1948’de kaleme aldığı, bireyin sinemadaki yerini ve düşüncenin önemini, anlatan makalesi “Kamera – Kalem”; o dönemde pek çok ismi derinden etkilemiş ve Yeni Dalga akımının başlangıç noktalarından biri olmuştu. İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerini birçok ülke gibi tam olarak üzerinden atamayan Fransa’nın, bir de düşüşe geçen ve taze kan arayışında olan sineması için “Yeni Dalga” adeta bir çıkış yolu niteliğindeydi.

Aralarında Truffaut, Chabrol, Rohmer ve Rivette’in de olduğu bir grup eleştirmen; Cahiers Du Cinema Dergisi’nde, aynı zamanda derginin de kuruculardan olan Andre Bazin’in önderliğinde bir araya gelerek, Yeni Dalga’yı ortaya çıkaran çalışmalar yapma fırsatı buldular. Sektörün o dönemki isimleri Bazin’in akıl hocalığından inanılmaz etkilenmişlerdi. Hatta İtalyan Yeni Gerçekçilik sinemasına da kayıtsız kalamamış ve kendi filmlerini çekmeye başladıklarında aynı yöntemi uygulayarak, stüdyodan sokağa çıkmayı tercih etmişlerdi. Ancak Yeni Gerçekçilik’ten farklı olarak “halk sineması” değil, daha ziyade bireysel kalan “yönetmen” sineması yapmayı uygun gördüler. Bunun en büyük göstergelerinden biri de; tüm senaryoların neredeyse tamamını yönetmenlerin bizzat kendilerinin yazmasıdır.

Yeni Dalga akımını diğer türlerden ayıran en belirgin özellik; 40’lı yılların Yeni Gerçekçilik’i ya da 90’ların Dogma 95 Manifestosu gibi örgütlü bir şekilde ilerlememesiydi. Bu sebeple Yeni Dalga, diğer akımlara nazaran tanımlanabilen bir tür olarak anıldı ve tamamıyla benimsenerek bu yönde filmler çekilmedi. Daha ziyade, yapılan filmler Yeni Dalga’ya uygunlukları göz önüne alınarak akıma dahil edildi ve kategorize edildi.

Zaten doğasında asilik olan ve bunun yanı sıra belli siyasi duruşları da bulunan yönetmenlerin bu özellikleri haliyle sinemaya da yansıdı. Bu yönetmenler Hollywood’un yüzeysel sinemasını karşılarına alarak, kendi ülkelerindeki dönemin sinemasına da başkaldırdılar. Özellikle de klasik biçimi net bir şekilde reddettiler.

Dönemin isyankar yönetmenlerinin kurgularında belli bir sıralama yoktu, her an her şey olabilirdi. Sinematografi-atmosfer, daha yalın ve sokak tandanslıydı. Hikaye örgülerinde belirli bir kalıp olmadığı gibi, neredeyse bir sona bile sahip değildi. O dönemde uzun planlar hiç kullanılmadığı kadar çok kullanılmış, öykülerin biçimsel yanına ise hiç önem verilmemişti. Çünkü yönetmenlere göre öyküdeki sıralı biçim, alışkanlıklardan ileri gelen, öğrenilmiş ama çok da gerekli olmayan bir yöntemdi.

 

Yeni Dalga akımından bahsederken özellikle Francois Truffaut için bir parantez açmak gerekiyor. Özellikle 1954 yılında kaleme aldığı “Fransız Sinemasının Belli Bir Eğilimi” adlı yazısında geleneksel sinemayı ve sinemacıları suçlamış, yönetmenlerin kalıplardan kurtulup daha yaratıcı olmaları gerektiğini savunmuştu. Roberto Rossellini’nin asistanlığını yaptığı dönemde kendini geliştirerek, idolünü belirleyen Truffaut; Rossellini dışında Renoir, Lang ve Hitchcock gibi yönetmenlerin tarzını da kendine yakın bulmuş ve bu konuda ısrar edilmesi gerektiğini düşünmüştü. Toplumsal ve güncel olayların sinemanın tabanını oluşturduğunu ve yozlaştırıcı etki yarattığını savunan Truffaut için en evrensel ve temel konu “aşk”tı. Çünkü aşk, en üstte yer alan ortak paydaydı.

Truffaut’un, sinemaya olan sevgisinin en belirgin özelliklerinden biri, Orson Welles’in “Yurttaş Kane” filmini 30 defa izlediğini belirtmesidir. Hatta bir gün film hakkında “Hayatımda hiç kimseyi, bu filmi sevdiğim kadar sevmedim” ifadesini kullanması, bu tutkunun onun için ne denli yoğun olduğunun bir göstergesi ve izleyici olarak da sinema ile daima iç içe olduğunun kanıtıdır. Söylentilere göre Truffaut’un film izlerken yaptığı bir eleştiriye şahit olan kayınpederi, kendisine sinirlenerek “Çok biliyorsan kendin yap!” der ve bu sert çıkış, Truffaut’un itici güçlerinden birisi olur.

Tüm bu yönleri ile Francois Truffaut, sadece Yeni Dalga ya da Fransız Sineması’nın değil, Dünya Sineması’nın da en büyük yönetmenlerinden biri olarak kabul edilir.

Sonuç olarak Yeni Dalga, birçok ülkede sinema sektörünü derinden etkileyen bir akım oldu. Aynı zamanda başkaldırı sinemasının temellerinin atılmasına da olanak sağlayarak, klasik olan bütün biçimleri karşısına aldı ve alnının akıyla savaştı. Yeni Dalga bu duruşuyla çok büyük bir ekol olamadı belki ama sinemaya yaptığı katkıları yıllar geçtikçe daha çok arttı.

EN ÖNEMLİ 10 “YENİ DALGA” FİLMİ:

1- LES QUATRE CENT COUPS, TRUFFAUT, 1959

Akımın en iyilerinden birisi olan ve geniş bir kitle tarafından sevilen film; 12 yaşındaki Antoine Doinel’in hayatına odaklanır. Sürekli okulundan ve eviden kaçan kahramanımız; bu yüzden ailesi ve öğretmenleri ile sorun yaşamaya başlar. Tüm bunlar yaşanırken Antoine bir gün annesini başka bir erkek ile görür. Yaşadığı bu şok sonucu, olayı saklamak için çevresine sürekli yalan söylemeye başlar. Bu durum onun yalancı damgası yemesine sebep olur ve insanlara karşı iyice isyankar bir tavır sergilemeye başlar. Hikayesinde çok keskin bir sistem eleştirisi de barındıran film, bu özelliğiyle de tartışmasız bir başyapıt. Ayrıca filmin adı yani “400 darbe”, okulu kırmak anlamına gelen bir Fransız deyimidir.

2- HIROSHIMA MON AMOUR, RESNAIS, 1959

Hiroshima’da film çekimlerinde bulunan genç aktris, bir gece Japon bir mimar ile tanışır. Tanıştığı bu adam kendisine, ilk aşkı ve aynı zamanda 2. Dünya Savaşı’na katılan bir Alman askeri olan eski sevgilisini hatırlatır. Kadının o zamanki anıları, işgal altındaki ülkesi ve adamın atom bombası sonrası yaşadıkları içi içe geçer ve sarmal kurgu ile seyirciye aktarılır.

3- A BOUT DE SOUFFLE, GODARD, 1960

Akımın tanınması ve başlangıcı daha ziyade Les Quatre Cent Coups ile olsa da, kırılma noktasını bu film oluşturdu diyebiliriz. Basit bir aşk hikayesini kurallardan bağımsız, öyküyü parçalayarak, belli bir sonu olmadan ve oyunculara doğaçlama imkanı sunarak aktarması ve tabi bunu da başarıyla kotarması; Fransız Sineması’nın tekrar kendine sağlam bir yer edinmesini sağladı. Sinema tarihine yön veren sayılı filmlerden biri olmayı da başaran A Bout De Souffle, kısaca gerçek bir başyapıt.

4- TIREZ SUR LE PIANISTE, TRUFFAUT, 1960

Charlie, bir barda piyanisttir ve garsonluk yapan Lena kendisine aşıktır. Bir gece kardeşi Chico, haydutlardan kaçarak bara sığınır. Yaşanan bu olay ile birlikte, Charlie’nin eskiden konserler veren bir piyanist olduğunu ve her şeyden vazgeçip müzisyenliği bıraktığını öğreniriz. Hikayenin devamında ise kardeş, sevgili ve haydutlar üçgeninde onu daha sıkıntılı anlar beklemeye başlar.

5- LES BONNES FEMMES, CHABROL, 1960

Les Bonnes Femmes, aynı mağazada çalışan ve sıkıcı hayatları olan 4 kadının karamsar hikayelerine odaklanan bir film. Erkekler tarafından taciz edilmeleri üzerine de sert göndermeler yapan filmde, Yeni Dalga’nın özellikle görüntü yönetimi anlamındaki stilini ön planda görebildiğimiz bir Chabrol yapıtı.

6- LA JETEE, MARKER, 1962

Marker imzalı bu kısa filmde, savaş sonrası radyoaktif yıkıntı haline gelen Paris’in yeraltında yaşayan insanlarına, deneyler yapıldığı anlatılır. Bu deneylerle sorunun sebebi ve çözümü için umutsuzca arayış içine girerler. Zamansal deneyler yapan insanlar, esirlerin arasından bir adamı, çocukluğundan hatırladığı bi anının izini sürmesi için geçmişe gönderir. Okurken hikaye size tanıdık gelmiş olmalı. Çünkü; Terry Gilliam imzalı 12 Monkeys filmi, La Jetee filminin yeniden çevrimi niteliği taşır.

7- VIVRE SA VIE, GODARD, 1962

22 yaşındaki Nana; parayı seven, aktris olma hayalleri kuran ve plakçı dükkanında çalışan bir kadındır. Hayallerine ulaşamayan Nana, bunun sonucunda fahişe olmaya kadar giden bir sürecin de kahramanı olur. 12 bölümden oluşan hikaye; muhteşem kurgusu, müzikleri ve kullanım yerleri haricinde harika kadrajları ile de desteklenerek bir başyapıta dönüşür.

8- CLEO DE 5 A 7, VARDA, 1962

Yeni Dalga akımının tek kadın yönetmeni olan Varda’nın, ilk uzun metraj çalışmasıdır. Film, kanser testleri yaptıran ve sonuçları almasına iki saat kalan bir kadının, o iki saat boyunca yaşadıklarını gerçek zamanlı olarak seyirciye aktarır. Tanıştığı bir yabancıdan yoğun ilgi ve alaka gören kadın, yakınlarından bile göremediği bu davranışları sorgulamaya başlar. Senaryo bu özelliği ile de varoluşçuluktan derin izler taşıyor.

9- JULES ET JIM, TRUFFAUT, 1962

İki erkek ve bir kadın arasında yaşanan dostluğun ve aşkın anlatıldığı bu film; sinema tarihinde derin izler bırakır. Anlatımın muhteşem olduğu bu yapım; yer yer insanı mutlu eden ve kişiyi iyi hissettiren bir tavır da sergiler. Çok farklı bir tarzı ve biraz da uçarı bir yapısı olan kahramanımız Catherine, bir gün Jules ve Jim ile tanışır. Zamanla 2 arkadaşta Catherine’e aşık olur ve hikâye başlar.

10- BANDE A PART, GODARD, 1964

Soygun yapmayı planlayan iki arkadaş, bir gün Odile adında bir kadınla tanışır. Planlarını Odile’e de anlatan ikili, kadından aldıkları bilgi ile başka bir planı devreye sokmaya karar verirler. Bande A Part; özellikle hikayesi, tarihe geçen replikleri, akıllara kazınan bazı sahneleri ile sinema tarihine, mutlaka izlenmesi gereken başyapıtlardan biri olarak geçer. Hatta usta yönetmen Tarantino, kendi sinemasının da alt yapısını oluşturan bu filme duyduğu saygısını, yapım şirketine filmin ismini vererek gösterir