04.08.2017

Yönetmen Koltuğu: Zeki Ökten

Zeki Ökten: İşçi Sınıfının Yerli Godard’ı

Fransız sinemasının önde gelen yönetmenlerinden olan Jean-luc Godard, kendi sineması üzerine konuştuğunda; “Burjuva sınıfı üzerine yazıp, burjuva sınıfını çekiyorum çünkü o kesimi biliyorum. Keşke işçileri de bilen birileri çıkıp onlar üzerine sinema yapsa” der.

Burjuvazi, tüketim toplumudur. Bu yüzden gücünü kazandığı para ile değil, harcadığı parayı ne kadar iyi -kaliteli- harcadığı ile kazanır. Kendini tanımlar. Yani; sanat, bilim gibi yaşam için değerli türlere harcadığı para ile gücünü belirler. Bu açıdan bakıldığında bizim bir burjuvazimiz yok. Para kazanabilen bir zengin sınıfımız var  ama yeterli bir kalitede para harcayan zenginlerimiz yok. En bol sınıfımız ise; işçi sınıfı.

Yeşilçam’ın ülke sinemasını lokomotifi olduğu tüm o yıllarda, işçi sınıfı ve para sahipleri arasındaki, kadim kavga; şiddetini arttırmış. İki tarafta birbirlerine en sert yumruklarını geçirmiştir. İşte böyle bir dönemde; güç sahipleri ile karşı karşıya gelmemek için, bir çok yönetmen bu konuyu işlemekten uzak durmuştur. İşçi hakları, onların yaşama bakış açıları, sistem çarklarının nasıl işlediği gibi konuları işlemek yerine, aşkla sulandırılmış bir; zengin-fakir, para-onur gibi karşıtlıkları işlemişlerdir. Çok az yönetmen cesaret edip, gölgelerde kalan hikâyelere, suretlere kamerasını çevirmiştir.

Gölgelerde Kalan Hikâyelere Kamerasını Çeviren Bir Yönetmen

Bu gölgelerde kalan hikâyelere, suretlere kamerasını çeviren yönetmenlerin başında geliyor Zeki Ökten. Özellikle, çektiği Yoksul (1986) ve Düttürü Dünya (1988) ile; şehirdeki işçi sınıfının hayatını anlatan ve bunları muazzam bir şekilde izleyicisiyle buluşturan Zeki Ökten, gerçekçilik (realizm) akımının en önemli temsillerinden bir kaç tanesine imza atıyor. Anlattığı kesimden ve anlatırkenki başarısından dolayı, işçi sınıfının Godard’ı, olarak tanımlayabileceğimiz Aki Kaurismäki‘nin Avrupa’da yaptığını, ülkemizde de başarıyor. Bu başarısından dolayı da “İşçi Sınıfının Yerli Godard‘ı” oluyor. İki farklı coğrafyada benzer dertlerden mustarip bu iki yönetmen (Zeki Ökten, Aki Kaurismäki) anlattıkları insanların, kesimlerin; farklı yaşam biçimlerine sahip olmaları nedeniyle; sinema dillerini de farklı biçimde oluşturuyor. İkisinin de sinemasında yoksullukla bezenmiş ama güldüren karakterler var fakat bu karakterler yetiştikleri düzen gereği birbirinin aynı değil.

Sinemanın doğu-batı gibi iki türününe, iki farklı anlatım biçiminine hâkim olan Zeki Ökten, kendi yetiştiği topraklardaki değerleri, doğru bulduğu, inandığı durumları, bu iki anlatım türüyle harmanlayarak izleyicisiyle buluşturuyor. Dar kalıplara sığmıyor, aksine; sinema yaptığı her dönemde kendini yenileyen ve geliştiren bir yönetmen portresi çiziyor. Yeşilçam’ın son dönemlerinde en iyi Yeşilçam filmlerini sunuyor. Yeşilçam’dan sonraki dönemde de, o dönemin en iyi ürünlerini sunuyor. Lütfi Akad, Memduh Ün ve ağırlıklı olarak Atıf Yılmaz’ın yardımcı yönetmenliğini yaparak sinemaya başlayan Zeki Ökten, aramızdan ayrıldığında ise; bu isimlerle denk düşebilecek bir yeteneğinin olduğunu çoktan ispatlamıştı.

Çok güçlü bir karakter, duruş sahibi bir yönetmen olan Zeki Ökten‘in, sinemamıza katkıları ise; sadece çektikleri ile bitmiyor, Zeki Demirkubuz gibi önemli bir ismi, işportacılıktan alıp, kamera karşısına oturtan, asistanı yapan, ona sinemayı öğreten isim oluyor. Tüm bu katkılarına, başarısına rağmen; hâlâ gölgelerde kalan, hak ettiği kadar ön plana çıkamayan bu başarılı sinema adamının başyapıtlarına değinerek devam edelim.

12345