01.10.2017

16. Filmekimi Günlükleri – 2

The Square /Kare

Cannes’dan En İyi Film ödülüyle dönen The Square’le nihayet buluştuk. Bir sanat müzesi ve müdürü üzerinden ilerleyen hikâye taş gibi hicivler, sert söylemler ve kahkaha dolu anlardan oluşuyor. Sanata “yanlış” bakış, ön yargılar, süslü boş laflar ve insanlık, en sert haliyle karşımızda. Östlund, tamamı gerçek olan durumları öylesine absürt bir şekilde sunuyor ki hem ağız dolusu gülüyoruz hem de gerçekliğinden dolayı buruk bir çaresizlik hissediyoruz. Östlund’a yüzümüze vurduğu her şey için teşekkür etmek lazım. The Square hem festivalin hem yılın en iyilerinden.

Onur KIRŞAVOĞLU

Bir önceki filmi Turist ile bizi gelecek filmlerini sabırsızlıkla bekleyen bir hayran kitlesine dönüştüren Östlund, prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nden de ödül alarak heyecanımızı kat be kat arttırmıştı. Çok yüksek beklenti ile girdiğim The Square, açıkçası beklentimin de üstünde çıkarak beni ihya etti diyebilirim. Film başlı başına bir başyapıt olmasının yanında sinema tarihine geçecek asla hafızalardan silinmeyecek sahnelere de ev sahipliği yapmakta. Fragmanda bir kısmını izlediğimiz muhteşem sahnenin sırf devamını görmek açısından bile kaçırılmayacak bir deneyim The Square. Tüm bunların yanında kusursuz oyunculuklar, enfes bir ses kullanımı, müzikler ve Östlund’un önünde saygıyla eğilmekten başka yapacak bir şey olmayan hiciv yeteneği…

Birkaç cümle ile özetlenmeyecek kadar iyi olan bu film, sanırım benim için festivalin ve yılın en iyisi olacak. Bu arada geçen yıl Toni Erdmann’a olan aşkımızı anlamayanların bu yıl da The Square’a olan tapınmamızı anlamayacaklarını söyleyebilirim. Birçok açıdan Toni Erdmann’daki bölünmenin yaşanacağını düşünmekteyim çünkü. O zaman yaşasın The Square, yaşasın Toni Erdmann ve nice böylesine filmlere diyerek noktalayayım bu kısa yorumumu.

Tuba BÜDÜŞ

Redoubtable

Michel Hazanavicius gibi açıkçası çok da başarılı bulmadığım bir yönetmenin filmi olduğu için baya tedirgin girdim filme. Lakin her ne kadar Hazanavicius’dan emin olmasam da gönülden bağlı olduğum Godard ustanın hayatından bir kesite ve Anna ile olan ilişkisine odaklanan filmi kaçırmam söz konusu bile değildi. Ve samimi bir şekilde söylemem gerek ki Hazanavicius, beni ters köşe yaparak; Godard ustayı anlatmakla kalmayıp bizleri bir Fransız Yeni Dalga filmine maruz bırakması gerçekten sürpriz oldu. Zira Hazanavicius, her anlamda hatta yer yer abartı denilecek derecede Yeni Dalga’nın, Godard ustanın ilk dönem eserlerinin alışkanlıklarına başvurmuş. Öyle ki film başlar başlamaz tarihte bir yolculuğa çıkıp Godard’ın filmlerinden birini izliyormuşsun hissiyatından adeta kaçış yok. Tüm bu beklenmeyen meziyetinin yanında Hazanavicius’un ustaya bakış açısının çok aşağılayıcı ve affedilemez olduğunu da söylemem gerek. Bu konuda Hazanavicius’un haddini aştığını kimse inkâr edemez sanırım.

Tuba BÜDÜŞ

Jean-Luc Godard’ın kamera arkası yüzünü bizlere sunan, Godard’ın La Chionise filminin setinde tanışıp bir süre ilişki yaşadığı Anne Wiazemsky’nin otobiyografik kitabından uyarlama Le Redoutable, yönetmen Hazanavicius’un Godard’a saygı duruşunda bulunan tekniğiyle büyüyor. Godard’ı Godard gibi anlatan film, yer yer 4. duvarı yıkarak kalbimize dokunuyor, bazen de kendi kurmacasıyla alay ediyor. Filmde oldukça aksi, kibirli, dayanılmaz bir karakter olarak sunulan Godard’ın senaryoya onay vermemesi şaşırtıcı değil. Senaryonun mu Godard’ın mı haklı olduğuna karar vermekse oldukça güç. Bu konuya dair çıkarılabilecek tek sonuç Louis Garrel’ın müthiş bir oyuncu olduğu.

İbrahim TOSYALI

 

Victoria and Abdul

Stephen Fears’ın her sene çektiği kraliyet ailesi konulu filmlerden biri daha yine seyirciyle buluştu. Geçmişin silinmeye çalışan sayfalarından ortaya çıkartılarak filmleştirilen Victoria ve Abdul’un sıradışı arkadaşlığını masaya yatırıyor. Film Judi Dench tam kararında oyunculuğu ile parlayan bir yapım olarak yorumlayabiliriz. Oyuncu ne az, ne de fazla oynuyor. Abartıya kaçmadan küçük hareketlerle karakterini hem canlı, hem de filmin odak noktası yapmayı başarıyor. Batının ikiyüzlülüğünü mizahi bir tonla ele alan yapım naif bir yapım olmanın ötesine geçememiş. Hafif seyirlik sevenler için ideal bir iş olmuş.

Haktan Kaan İÇEL

Submergence

Wim Wenders’ın son dönemdeki düşüşünü durduramamış ama geri de adım attırmamış. Yönetmen orta şeker sularda gezerken dramatik bir aşk hikâyesini paralel bir kurguyla sunmayı başarmış. James McAvoy ve Alicia Vikander’in kimyası genelde film boyunca tutsa da, neden yönetmen bu ikili arasında çok da sahneye izin vermemiş. Filmin senaryosundaki kimi gedikler filmin batmasına neden olacakken görsel estetikle sıvanarak sinema anlamında ayakta durmayı başarmış. Finale kadar merak duygusunu canlı kılan kurgu sayesinde film Wenders’ın son 7-8 yıldaki en iyi filmi olmuş. Ama bir Paris, Texas beklemeyin tabii…

Haktan Kaan İÇEL

Nico, 1988

Müzik dehası Nico’nun Andy Warhol, Lou Reed ve Jim Morrison gibi isimlerden sonra şöhreti yavaş yavaş sönerken çıktığı turneye odaklanan yapım, şahsına münhasır bir karakterin çalkantılı kimliğini belgelemeye çalışıyor. Oğluyla pek etkileşim kuramayan bir annenin yaşamını geriye dönüşlerle sunuyor. Trine Dyrholm’un muhteşem oyunculuğuyla film sürükleniyor. Bir oyunculuk filmi diyebileceğimiz Nico, 1988 dönemin ruhunu ve politik çalkantılarını iyi yansıtıyor. Bir yol filmi olarak son derece eğlenceli olduğunu da ek bilgi olarak bir yerlere serpiştirebiliriz.

Haktan Kaan İÇEL

Velvet Underground’un solisti, bir zamanların en önemli isimlerinden Nico’nun 1986-1988 arası dönemine mercek tutan Nico 1988, ünlü ismin kariyerinin bitme noktasına geldiği günlerde çıktığı amatör turneyi konu ediniyor. Uyuşturucu sorunları, oğluyla olan ilişkisi ve geçmişinin peşini bırakmaması sebebiyle bir türlü huzuru bulamayan Nico, mikrofonun başına geçtiğindeyse hâlâ bir süperstar. Nico’yu canlandıran ve şarkıları da kendi söyleyen Trine Dyrholm filmi tek başına taşıyan bir oyunculuk çıkarmış. Fazla beklentiye girmeden izlenirse oldukça tatmin edecektir. Nico, 1988 ideal bir bağımsız niteliğinde.

İbrahim TOSYALI

Borg / McEnroe

Tenis dünyası dediğimizde aklımıza şu an Nadal – Federer rekabeti geliyor. Ancak geçmişin kapılarını açtığımızda en önemli çekişmelerden biri de Borg ve McEnroe’nun rekabetiydi. Birbirlerine zıt gibi görünen iki tenisçinin kendi iç dünyalarında nasıl bugünlere geldiklerini anlatan film, karakterlerin çocukluklarından bu yana gelişimlerini ve ilişkilerini yansıtıyor. Bir yandan da Wimbledon Tenis turnuvasının atmosferini ve tenis sporunu tanıtan yapım, cast açısından son derece iyi seçimlerinden dolayı takdiri hak ediyor. Yönetmenin memur tutumu sonucunda pek riske girilmeden beyaz perdeye uyarlanan gerçek olaylar, belki de doğru dokunuşlarla farklı noktalara gidebilirmiş. Ancak sadece sinemada spor filmlerini sevenlere yönelik bir iş çıkmış. Sporcu psikolojisi üzerine iyi noktalara değinen film, sıkılmadan izlenebilecek ama çok da büyütülmeyecek bir film…

Haktan Kaan İÇEL

Killing of a Sacred Deer  / Kutsal Geyiğin Ölümü

Yorgos Lanthimos’a bu sene Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülü kazandıran Killing of a Sacred Deer oldukça ilgi çekici bir yapım. Gerek görselliği, gerek oyuncu kadrosunun sağlamlığı gerekse filmde kullanılan müzikler açısındna oldukça göz alıcı bir film. The Lobster filminden sonra bu filmi için çok şey bekliyordum kendisinden ancak cılız bir hikâyesi yüzünden bu beklendim yok oldu. Evet film güzel ama yönetmen, bu filmi sağlam bir konunun üzerine inşa etmemiş. Dolayısıyla diğer faktörler yeterli gelmiyor bazı durumlarda. Hikâyenin zayıf olması filmin başarısına gölge düşürmüş. Filmi izlerken Lanthimos’un Haneke’nin etkisi altında kaldığını düşündüm sık sık. Kendi özünden çok az şey katmış sanki yönetmen. The Lobster veya Dogtooth filmindeki gibi orijinal bir hikâye sunmasını bekliyordum açıkçası ama beklediğimi bulamadım maalesef. Colin Farrell ve Nicole Kidman oyunculuk açısından oldukça başarılı. Müzik ve sinematografi konusunda ise yönetmen şahane bir iş çıkarmış. Keşke aynı özeni filmin konusuna da gösterseymiş. O zaman muazzam film olurdu eminim.

Mert YILDIRIM

Filmekimi’nin en önemli filmlerinden, Lanthimos’un yeni çılgınlığı Killing of a Sacred Deer maalesef beklentiyi karşılayamadı. Hayatı fazlasıyla kusursuz ilerleyen bir cerrahın ameliyat masasında ölen hastanın oğluyla kurduğu iletişimle birlikte sarpa sarıyor. Martin adlı çocuğa verilen tavizlerle Steven’ın önce aile yapısı parçalanıyor sonrasındaysa Martin tarafından bir seçim vermek zorunda bırakılıyor. Lanthimos sinemasının en büyük büyüsü girilen atmosfer sayesinde yaşanılan tüm absürtlüklerin izleyici tarafından bir mantığa oturup sorgulanmamasıydı ancak Killing of a Sacred Deer’ın son yarım saati izleyici hikayeden koparacak tempo problemleri yaşıyor. Haneke’yle yarışır rahatsız edici gerilimiyle kendi hicvini birleştirmeyi deneyen Lanthimos arada derede kalmış gibi.

İbrahim TOSYALI