04.10.2017

16. Filmekimi Günlükleri – 5

In The Fade

Temiz ve etkileyici bir öykü, öne çıkan başrolün parladığı bir film Paramparça. Çoğu zaman filmlere seçilen yerli isimleri beğenmeyiz ama Paramparça filmin ruhunu çok iyi yansıtan bir seçim olmuş. Dünyanın neresinde olursa olsun ırkçılığın bir illet olduğunu ve toplumun içinde bir virüs gibi yayıldığını çok iyi gösteren film, Diane Kruger’in etkili ve seyircinin içine işleyen performansıyla övgü topluyor. Sistem içinde kendine yer bulamayan insanın, kendi çözümünü üretmesi ancak bunu üretirken ki çaresizliği ve kaybedişi de çok iyi resmedilmiş Paramparça ile.

Seçil TOPRAK

The Shape of Water

İyi bir öykü yazarı da olan Guillermo del Toro, “doğaüstü” varlıklardan etkilenmeyi seven, onları ete kemiğe büründürmeyi tercih eden nadir yönetmenlerden biri herhalde. Bazen bu formlar;  Mimic, Crimson Peak veya Devil’s Backbone’da olduğu gibi “gerçek üstü” tonlara bürünür, onlara haksızlık edenlere karşı aktif bir şekilde intikam almak isterler. Veya Hellboy ve Pan’s Labyrinth’teki gibi daha mecazi karakterler insanlığın ortak travmalarını yansıtan bir metafor halini alırlar.
The Shape of Water bunlardan farklı bir film olmuş. Filmin sürekli didişmek, saplantı haline gelmek, intikam almak gibi bir derdi yok. Burada -bir kez dahi olsa- canları sıkan insan dışı formlar kötü niyetli, zalim veya öfkeli değil.  Guillermo bugüne değin en sıcak filmi ile karşımızda. İnsanlar daha çok iç dünyalarında şarkı söyleyip dans etmekle meşguller ve bir kez olsun geçmişten kaçmaya çalışmıyorlar. Duygusallığı, masumiyeti ve her şeyden önce romantizmi kucaklıyorlar.
Ufak tefek mantık hataları can sıksa da, son tahlilde mutlu eden bir film. Karakterler, sinematografi ve hikâye açısından Akademi de bu filmi sevecektir. Sally Hawkins’in en iyi kadın oyuncu dalında zirveyi zorlayacağı açık. The Shape of Water senenin en iyilerinden.

Yavuz ABUT

 

Una Mujer Fantastica

İyi kotarılmış bir yas filmi olarak özetleyebiliriz. Trans bireyler üzerinden bilindik dışlanmışlık tabloları sunsa da film kendini izlettiriyor. Sevgilisine kavuşmak adına hayatı karşısına alan bir kişinin çırpınışları zaman zaman yürek burkuyor. Kimi zaman ise sıradan geliyor. Çünkü bu hikâyeye benzer çok senaryo yazıldı ve çok filmler çekildi. Bu yüzden de filmi özel kılan çok da unsur yok. Film görsel bakımdan harika tasarlanmış. Oyunculuklar da yerli yerinde diyebiliriz. Ama yenilikçi olmayan bir filmle karşı karşıyayız. Düşünün başrol oyuncusu olan trans birey bile şarkıcı! Zaten hiç şarkıcılık  yapan yoktu di mi?

Haktan Kaan İÇEL

The Day After

Hong Sang-Soo yine her zaman yaptığını bir kez daha yapmaya çalışıyor. Geveze karakterlerine gönül ilişkilerinde karmaşık roller veriyor. Yine sofralarda, içki masalarında karşılıklı sohbetlerle çözüme ulaşmaya çalışıyorlar. Yönetmen aynı filmi çekmekten yorulmadı ama görünen o ki seyirci yorulmuş. Çünkü salonlar bomboştu. Sang-Soo son üç filminden farklı olarak karakterler ve mekanları değiştiriyor. Yoksa beklenmeyen meselelere eğilmiyor. Belli ki sinemasında yenilik zamanı geldi de geçiyor.

Haktan Kaan İÇEL

120 Battements Par Minute

140 dakikalık süresi boyunca bir grup aktivistin iyi günlerini, aşklarını, acılarını ve özetle hayatlarını iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Zaman zaman müziğin içinde kaybolurken, bazı anlarda farkındalık yaratmaya çalışan insanlara hayran kalıyorsunuz. Tek kelimeyle yürek burkan, etkileyici bir yapım… Filmin adındaki gibi kalbiniz çarpıyor, devrilmeye yaklaşıyorsunuz ama savaşarak hayata tutunmaya çalışıyorsunuz. Hem de tüm rezil anlarına rağmen… Akıcı temposu ve vurucu replikleriyle adeta bir başkaldırı manifestosu…

Haktan Kaan İÇEL

120 Battements Par Minute başladığı andan itibaren seyirciyi teslim alan ve bir an bile bırakmayan muazzam bir film. 140 dakika boyunca filmin hikâyesinin içerisinde kayboldum ben açıkçası. Prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde nasıl jüri başkanı Pedro Almodovar’ı ağlattıysa öyle ağlattı ben ve daha birçok kişiyi sanırım. Lakin ağlattı dediysek sakın ola duygu sömürüsü yapan bir film olduğunu da düşünmeyin. Asla hiçbir anında duygu sömürüsü yapmadığı gibi fazlasıyla gerçekçi ve sert bir film aslında. Tek bir sahnesi hariç renklerin bile içine girmesine müsaade etmeyen film, karanlık atmosferi ile de bizleri anlatılanların gerçekliğine ortak ediyor. Senaryosu, oyunculukları, karakter yaratımı, atmosferi ve muhteşem ötesi diliyle kolumuzu kanadımızı kıran 120 Battements Par Minute festivalin tartışmasız en iyilerinden.

Tuba BÜDÜŞ

Robin Campillo’ya Cannes’ta jüri büyük ödülünü kazandıran 120 Battements Par Minute filmi genel olarak dayanışmanın önemini vurguluyor. AIDS’e karşı farkındalık yaratmak amacıyla mücadele veren bir grup aktivistin etrafında gelişen olaylar yer alıyor filmde. Pedro Almodovar Cannes’ta bu filmden bahsederken duygulanmış. Campillo, bir saatte anlatılacak konuyu iki saate yaydığı için filmde zaman zaman sarkmalar meydana geliyor. Filmin çok övülecek yanı olduğunu düşünmüyorum şahsen. Ben o kadar etkileyici bulmadım bu filmi. Karakterlere ısınamadım. Hikâye bana inandırıcı gelmedi. Farkındalık yaratma fikri ve birlikte mücadele etme eylemi oldukça güzel işlenmiş ancak ben senaryoyu kendi açımdan inandırıcı bulmadım. Dönem filmi gibi değildi sanki. Başkalarının acılarına karşı duyarlı olup da sevgilisinin acısına duyarsız olan bir karakteri sevemedim. Karakterlerin vermek istediği duygu bana geçmedi. O yüzden filmden pek verim aldığım söylenemez. Siz yine de bir şans verin, belki filmi seversiniz.

Mert YILDIRIM

Loveless

Sevgisiz bir toplumun en saf noktasından yola çıkan Loveless, bir aile üzerinden toplumun bencilliklerini ve kayıtsızlığını gözler önüne seriyor. Teknolojiye mahkum insanlık, kendi zevklerinin derdinden asıl sorumluluklarını yerine getiremiyor. Yine Zyvagintsev yine bürokratik prosedürleri birebir filmine yansıtarak Rusya’da çocuk kayıplarında yaşanan hadiseleri filminde göstermeyi tercih ediyor. Metaforların filmin genelinde toplumsal eleştiriyle yoğunlaştırılmış yumrukları film bittiğinde izleyicinin beynine kazınan imgeler oluyor.

Haktan Kaan İÇEL

Andrey Zvyagintsev’in son filmi Loveless, sağlam bir yapı üzerine inşa edilmiş. Oyunculuklardan tutun da görüntü yönetmenine kadar her bir detay büyük bir özenle yapılmış. Mutsuz bir ailenin ferdi olan küçük çocuğun mutsuzluğu beni çok etkiledi. Sevgisizliğin birçok soruna yol açtığını görüyoruz filmde. Sosyal medya ve teknoloji kullanımının insan hayatını nasıl değiştirdiğini de gözler önüne seriyor yönetmen. Ağır bir temposu olmasına rağmen kendini izlettirmeyi başaran bir yapım. Duygu geçişlerinin doğru bir şekilde yansıtıldığını düşünüyorum. Loveless oldukça sert bir toplumsal eleştiri örneğini de içinde barındıran seyredilmesi keyifli bir film olarak ifade edilebilir.

Mert YILDIRIM

Rus sinemacı Zvyagintsev üretmeye ve gerçekçi hikayelerle içimize dokunmaya devam ediyor. Nefret dolu insanlar, onların bencilliği ve sevgisiz büyüyen çocuklar hakkında adeta bir ağıt yakan yönetmen, bunu yaparken lafı hiç dolandırmıyor ve en saf haliyle olan biteni önümüze seriyor. Zvyagintsev bir yandan da modern toplum eleştirisini ortaya koymayı da ihmal etmiyor. Sindire sindire ve gizliden ortaya koyduğu siyasi söylemler de cabası.

Onur KIRŞAVOĞLU

The Third Murder

Vahim bir trajedinin altında yatan gerçekleri konu edinen Third Murder, Hirokazu Kore-eda’nın pek de aşina olmadığı bir türde seyrediyor. Yönetmen günlük yaşantıdan enfes filmler yapmayı başarırken bu son filminde aynı başarıyı elde edemediğini söylemek gerekiyor. Her zanlı suçu kanıtlanana kadar mahkum edilemez tezinden yola çıkan film, üst üste tekrara giden senaryosunda bir muallaklığın arasında kayboluyor gidiyor. Filmdeki ana detay ortaya çıktıktan sonra film ne yazık ki boşa dönen plak misali izleyiciyi yormaktan başka bir işe yaramıyor. Filmin temposu film ilerledikçe o kadar düşüyor ki, adeta ilerlemiyor. Kore-eda’nın en zayıf filmi diyebiliriz.

Haktan Kaan İÇEL

Happy End

Modern sinemanın en büyük ustalarından Michael Haneke son filminde yine bir burjuva ailesini odağına oturtuyor. İlişkileri kopmuş, iyilikleri göstermelik olan ailenin bir de günümüz teknolojisine bağımlı fertleri de bulunmakta. Bu eleştiriler yerinde, final harika ama bir eksik var. Haneke, sanki kendine öykünen bir genci sinemacı gibi derinlikten uzak bir filme imza atmış.

Onur KIRŞAVOĞLU