15.06.2017

O AN: Der Siebente Kontinent

Yine bir küçük burjuva hayatı ve aldıkları büyük bir karar karşılar bizleri.

Michael Haneke’nin ‘’Buzlaşma’’ ya da ‘’Kent’’ üçlemesinin ilk filmi olan Der Siebente Kontinent filmi, yönetmenin sonraki filmlerinde de temel alacağı gibi küçük burjuvaların hayatına odaklanır. Üst orta sınıf çocuklu bir aileyi, sistemin dişlileri tarafından sıkıştırılmış hayatlarını yaşarken izlemeye başladığımız film, ailenin çaresizliğini anlayıp bu duruma kendilerince doğru olduğuna inandıkları yöntemle son vermelerini anlatır. Tam da sistemin onlara dikte ettirdiği gibi nesnelere bağımlı, yemek yemek ve tv izlemekle harcanan zamanları yaşayan, kapitalist sistemin iyi bir neferi nasıl olunacağını öğrenen ve uygulayan, paylaşım ve bağlılık kavramlarından tamamen uzaklaşmış bir kent soylusu aile vardır karşımızda. Hiçbir şekilde katharsis oluşturamayacağımız mekanik insanlar olan üç karakter tıpkı yaşadıkları hayatta olduğu gibi pek konuşmadan ve duygulanmadan radikal bir karar alır ve yine mekanik bir şekilde bu kararı uygularlar. İşte bu kararı uygulamadan önceki hazırlık sahnesi oldukça çarpıcıdır.

Uzun bir yıkım süreci karşımızda arz-ı endam eder.

Yaşadıkları hayatın anlamsızlığını anlayıp, kurtuluş olarak bu hayattan kendi iradeleriyle göçmeye karar verir ailemiz. Tüm yakınlarına tatile gideceklerini söyleyip, eve kapanmışlardır. Zira kararlarını uygulamadan önce kölesi oldukları tüm nesnelerden intikamlarını almak istiyorlardır. Ne de olsa onların bu hayatı, ruhsuzca yaşamalarına sebep olan, eşyaları, paraları vs hepsini de kendileriyle birlikte sonsuzluğa çekmek istiyorlardır. Bu amaçla uzun bir yıkım süreci karşımızda arz-ı endam eder.

Buzdağının tepesinde ortak olunan en vahşi tanıklık.

Karakterlerimiz, ellerine geçirdikleri baltalarla eşyaları kırıp, parçalamaya başlarlar. Lakin bu süreç içerisinde en etkileyici olanı öncelikle akvaryumun kırılmasıdır. Zira Haneke, akvaryumu yaşanılan hayatın bir alegorisi, balıkları da ailemizdeki bireylerin metaforu olarak kurgulamıştır. Akvaryum balıkların özgürlüğünü kısıtlayan bir sınırdır. Lakin akvaryum kırıldığında balıkların özgürlüklerine kavuşmalarıyla birlikte yaşamları da son bulur. İşte ailemizdeki bireyler de köleleştikleri hayata veda edince özgürleşeceklerdir. Lakin bu özgürlük onların yaşamlarının da sonudur. Haneke, filmin en kritik, can alıcı anlarının bir öncülünü yaratmıştır böylece. Bu etkileyici sahnenin hemen ardındansa insanlığın en büyük belası paraya gelir sıra. Bu en intikam alınası nesne ise karakterlerimiz tarafından yollanabilecek en kötü yere; klozetten tabiri caizse pisliğin dibine uğurlanır. Haneke’nin mermer gibi tarzıyla hayat bulan filmdeki bu unutulmaz sahnedeki her an biz seyircilerin kafasına inen bir tokat etkisi yaratacak kadar soğuk ve serttir. Haneke, bu yıkım işlemi bitene kadar bizi buzdağının tepesinde, en vahşi tanıklığa ortak eder.