27.03.2017

O AN: The Wolf of Wall Street

Jordan Belfort, Scorsese’nin oyunlarıyla bir anti-kahramana dönüşür.

Martin Scorsese’nin 2013 yapımı harikası The Wolf of Wall Street, gerçekten yaşanmış bir hayat hikâyesini perdeye yansıtır. Lakin Stratton Oakmont adlı brokerage şirketiyle kısa sürede birçok kişiyi dolandırarak çok büyük bir servete kavuşan Jordan Belfort’un kendi hayatını anlattığı kitaptan ve bizzat kendisinin aktarımlarından yola çıkılarak çekilen film, tahmin edeceğiniz gibi Scorsese dokunuşlarıyla bambaşka bir hale dönüşür. Zira Jordan Belfort gibi dolandırıcı, bencil, kötü bir eş ve baba olan ve daha saymakla bitmeyecek kötü vasıfları olan bir adamın kendini överek anlattığı hayatı, Scorsese’nin usta yönetmenliğiyle asla özdeşlik kuramayacağımız bir anti-kahraman hikâyesine dönüşmektedir.

Scorsese yaptığı kamera hareketi, algıları ters-düz eden kurgu oyunları, şeytanın aklına gelmeyecek metafor kullanımları ve daha niceleriyle Leonardo DiCaprio’nun hayat verdiği Jordon Belfort karakterini tabiri caizse yerin dibinin de dibine sokmaktan çekinmez. Öyle ki tüm yakışıklığı ve çekiciliğine rağmen perdede arz-ı endam eden DiCaprio bile bu durumu tersine çeviremez. Scorsese’nin Jordan Belfort’u iyice köşeye sıkıştırdığı, tam bir zavallı konumuna soktuğu birçok sahneden bir tanesi ise sanırım içerdiği cinselliğin de katkısıyla daha ön plana çıkmıştır.

Naomi, zırhını kuşanmış bir şekilde savaş mekânına konumlanmıştır.

Naomi’nin (Margot Robbie) sürekli aldatılmak canına tak etmiştir. Artık bu duruma önce su ile de olsa şiddet göstererek tepkisini koyan güzeller güzeli Naomi, bir sonraki hamle olarak seksapalitesini konuşturmayı seçer. Zaten Scorsese’nin femme fatale karakterler yaratmak konusundaki maharetini bilenen bir gerçek olduğu için gelecek hareketin sarsıntısının büyük olacağını tahmin ederiz. Sarışın bir femme fatale olarak perdede boy gösteren Naomi, kızının pembe renklerin hâkimiyetindeki odasında pembeler içerisinde konumlanmıştır. Ayaklarında sivri topuk, muhteşem kırmızı ayakkabılar, açık saçlar, etkileyici bir makyaj ile Naomi, adeta zırhını kuşanmış, biraz sonra başlatacağı savaşın tüm hazırlıklarını tamamlamıştır. Unutmadan bu muharebenin ilk anlarını başlatacak olan en önemli unsur olan bebek ise elbette Naomi’nin kucağındadır.

Bir kadının iki bacak arasına hapsolmuş bir “kahraman”

Jordan, Naomi tarafından sabah gördüğü şiddetin etkisini her zamanki gibi buhar banyosuyla atlatmış, giyinmiş ve evden çıkmadan gerçekleştirmesi gereken rutini –karısının bin bir yalanla gönlünü almayı- gerçekleştirmek üzere kızının odasına gelir. Bir evlilikte, özellikle çatışmalı bir evlilikte çoğu zaman ahlaksızca kullanılan çocuk, Jordan ve Naomi tarafından da ilk iletişimin kurulması için bir süre kullanılır. Bu anlarda Scorsese Jordan’ı ayakta, Naomi’yi ise yerde oturarak konumlandırmıştır. Fakat Scorsese’nin bu tercihi Jordan’ı yüceltmek ve Naomi’yi ezmek için değil birazdan yapacağı hamlenin etkisini arttırmak için tercih edilmiştir.  Zira Naomi, oldukça seksi konuşmasını yaptıktan sonra bacaklarını aralayınca Jordan, adeta Tanrı’sının ayaklarına kapanan biçare kulları gibi yere kapaklanacaktır. Ne de olsa Jordan, tüm servetine, gücüne rağmen aslında uyuşturucunun, alkolün ve seksin girdabına kapılmış, iflah olmaz bir bağımlıdır. Naomi de bu durumunu çok iyi bildiği için onu tam da zayıf noktasından yakalar.

Scorsese, bu muhteşem sahnede kamerasını Naomi’nin sağ bacağının açıklığına konumlandırarak ara ara görüntüleri bu açıdan bize servis eder. Jordan’ın dokunma hamlesine ise Naomi, adeta gücü ele geçirdiği ve tanrılaştığı bu anlarda bir penis olarak da düşünebileceğimiz topuklu ayakkabılarını Jordan’ın yaklaşan yüzünü durdurmak için kullanır. Ve Jordan, zavallı, yenilmiş olarak tamamen yere kapaklanır. Filmin kahramanının, bir kadının iki bacak arasına hapsedildiği bu sahne için Scorsese usantın önünde saygıyla eğilmekten başka elden ne gelir.