22.02.2017

!f Bağımsız Filmler Festivali Günlükleri – 6

The Love Wicth

Hemen söylemeliyim ki The Love Witch, bugüne kadar izlediğim en müthiş feminist filmlerden biri. Aslında film çok basit bir şey üzerinden dile getiriyor derdini. Kadın-erkek ilişkileri temelindeki bilinen gerçekleri Elaine üzerinden tamamen alaşağı ediyor. Kadınları süründüren, onları hasta eden, umutsuzluğa düşüren hatta ve hatta ölümüne sebep olan erkeklerin yerine ya bir kadın geçerse…

Elbette bir kadın yönetmen (Anna Biller) elinden çıkan bu zamansız film, gotik viktoryen tarzına, Jean-Luc Godard, Alfred Hitchcook, Chantal Akerman ve daha nice ustalara selam gönderen oyunlarına, olağanüstü renk kontrastlarına bizi boğan nefis bir yapım. Hiçbir zaman dediğinden sekmeyen, tam gaz hedefe giden, sonunda da fazlasıyla demek istediğinde net olduğunu gösteren bu hınzır filmi izlemelisiniz.

Tuba BÜDÜŞ

The Love Witch, kendisiyle beraber tartışmaları bir yana bırakırsak “kitsch” yapısıyla harika bir film. Söylemleri konusunda sıkıntılar yaşasa da kurduğu atmosfer ile zaman algısını allak bullak ederek şimdinin içinde yarattığı geçmiş duygusu çok güzel. Ancak bir noktadan sonra başkahramanının tüm davranışlarını haklı çıkaran bir açıyı benimsemesi öyküye etik açıdan gedik açıyor. Ben filmi izlerken fazla eşelemeden bakılınca yaratılan kadın algısını beğendim. Ancak bir yerden sonra kadının “erkek” gibi davranması ya da bir başka deyişle filmin, erkek algısını “kadın”a yükleyerek onun bedeni üzerinden söylemler üretmesi çok rahatsız edici. Neticede erkek cinsiyle kodlanan davranışları bir kadın da yapsa, “yanlış olan yanlıştır” Bunun cinsiyet değiştirmiş hali yine erk söylemin tekrarı gibidir. Aynı söylemi kadın bedeninde yeniden dillendirmekten başka bir şey değildir. Bu yönüyle filmin alt metninin sıkıntılı olduğunu düşünüyorum.

Seçil TOPRAK

Aloys

Babası, iş ortağı, ev arkadaşı, tek arkadaşı ve daha birçok şeyi olan adamı kaybedersen hayata nasıl devam edersin? Aloys, önce hiçbir şey değişmemiş gibi hayatına devam eder. Dedektiflik işinden dolayı insanların görüntülerini ve seslerini kayda alır. Elindeki kamerada kendi özel hayatı ve işi ile ilgili birçok görüntü de vardır. Ve kaybetmeye dayanamayacağı belki de tek şeyidir o. Lakin tam da korkulan olur ve kamerası çalınır. Aloys için bir kâbus olabilecek bu durum onun hayatında farklı pencerelerin açılmasına yol açar.

Yan komşusu ve tıpkı onun gibi hayata tutunmakta zorlanan Vera tarafından ele geçirilen kamera sayesinde ikili arasında yüz yüze gelmeden ilginç bir ilişki yaşanır. Bu ilişki tamamen onların kalplerinin sesini dinleyerek, belki de altıncı hislerini kullanarak biraz da hayal dünyasına başvurarak gerçekleşir. Film, gerçek ile hayalin iyice bulanıklaştığı, sürükleyici bir seyir zevkinin asla sunulmadığı, aykırı bir iş olarak çıkıyor karşımıza.

Tuba BÜDÜŞ

Christine

Christine Chubbuck’ın gerçek hayat hikâyesinden esinlenen Christine, bu yönüyle etkileyiciliğini arttırıyor elbette. Zira yerel bir televizyon kanalında haberci olarak çalışan Christine, bir yandan özel hayatındaki sorunlarla bir yandan da çalıştığı kanalın genel yayın yönetmeniyle, kanalın yayın anlayışı ile mücadele eder. Fakat Christine, mücadele verdikçe aksine hiçbir şey yoluna girmez. Christine, her şeyin yanlış gittiği bir yerde kendini tek doğru olarak görür ama karşısındaki engelleri aşamayacağını bir süre sonra anlar. Ve hayat karşısında kaybetmesine neden olan herkese karşı büyük bir gösteri planlar.

Aradan geçen kırk yılı aşkın zamanda hiçbir şeyin değişmediğini gördüğümüz bu film, en büyük etkileyiciliğini de bu noktada yapıyor yine. Televizyonun hayatımıza yeni yeni girmeye başladığı yıllarda hemen nasıl amacından saptırıldığını, nasıl bir cinnet noktasına getirilmeye çalışıldığının kanlı canlı örneği Christine.

Tuba BÜDÜŞ

Gacı Gibi

Serkan Çiftçi tarafından hayat bulan Gacı Gibi, nefret saldırısına uğrayan ve uzun süre ağır tedavi süreci geçirmek zorunda kalan Deniz özelinde başlıyor. Daha sonra özellikle Mersin’de yaşayan trans işçilerin sürdürdükleri zorlu hayat koşulları, sürekli maruz kaldıkları nefret saldırıları ve tırnaklarıyla kazıyarak kurdukları 7 Renk Derneği’nin faaliyetleri karşılıyor bizleri. Belgesel genelde iki mekân arasında mekik dokuyor. Deniz’in arkadaşlarıyla yaşadığı ev ve dernek filmin ana mekânları. Çiftçi’nin kamerası kimi zaman Deniz’in peşinde ya evde ya hastanede olurken kimi zamanda dernekte ve alanlarda oluyor. Çiftçi bu sahneler arasındaki geçişi oldukça başarılı bir şekilde kurguluyor.

Belgeselin en büyük artısı ise gerçek ve samimi bir havada ilerlemesi oluyor. Zira yönetmen ne saldırıya uğrayanlar özelinde duygu sömürüsü yapıyor ne de LGBTİ bireyleri, özellikle de trans işçilerini merhamet edilmesi gereken konuma koyuyor. “Onlar varlar, buradalar ve hep burada olacaklar. Değişecek olan sizlersiniz.” diyor Gacı Gibi. İyi de diyor.

Tuba BÜDÜŞ

Their Finest

Sinemayı sinema ile anlatan filmlere bir yenisi daha eklendi. Their Finest, savaş sırasında bir grup insanın filmlerini de çekme çabası üzerine odaklanıyor. Filmi ikiye bölersek daha net bulgular elde ederiz. Film içindeki film bölümleri, mizahıyla, dramasıyla, sinematografisiyle ve film çekme süreciyle neredeyse dört dörtlük. Sinemaseverleri de kalbinden yakalayacak düzeyde ama diğer bölüm, aşkın anlatıldığı kısım biraz sorunlu. Sorun derken oldukça klişe, gerçekçiliği zedeleyen bir darama ile kaplı ve filmin çok daha yukarılarda olması için büyük bir engel. Totalde yine de sınıfı geçtiğini söylemek mümkün.

Onur KIRŞAVOĞLU

Planetarium

Yönetmen Zlotowksi belli ki sinemayı seven ve onu iyi bilen biri. Yeni Dalga akımından Yeni Gerçekçiliğe kadar da sinemaya epey hakim. En azından ben öyle olduğunu düşünmek istiyorum. Peki hatası nerede? Bildiği bütün sinema dillerini bir arada toplayıp ortaya çok kötü bir çorba çıkarmak. Yani film büsbütün kötü, vasat bile değil. Natalie Portman’ın hatırı ve yine sağlam performansı olmasa ismini hafızlardan silmeye çalışırdık ama Portman bu kadarını hak etmiyor. Filmin kafası çok karışık ve bir an bile düz bir zeminde ilerleyemiyor. Hal böyle olunca da Planetarium, büyük bir hayal kırıklığı olarak kayıtlara geçiyor. En azından benim nazarımda…

Onur KIRŞAVOĞLU